Arşiv

‘Edebiyat’ kategorisi için arşiv

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’tan

Pazartesi, 04 Kas 2013 3 yorum

Yok bu sefer filmden bahsetmiyorum. Adı güzel kendi güzel Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde pek bilinmedik, daha önce duymadığım iki atasözü, bir de deyim vardı. Bayıldım. Söz uçar da da yazı kalır dedim. Ahan da yazıyorum;

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak : Olmayacak şeylere umut bağlamak.

Eşek eşeği ödünç kaşır : Çıkarcı kişi, yardım ettiği kişi de ileride kendisine yardım edecektir beklentisiyle yardım eder.

Acemi nalbant gavur eşeğinde öğrenir : “Mesleğinde ustalaşmamış kimse, ilk denemelerini değersiz malzeme üzerine yapar” anlamında kullanılan bir söz. (TDK)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Sivil Dikkatsizlik

Perşembe, 24 Eki 2013 Yorum yapılmamış

An itibariyle herkesin hissederek, sezerek bildiği bir şeye daha birilerinin vakti zamanıyla güzel bir isim verdiğini öğrenmiş bulunuyorum; sivil dikkatsizlik.

“Amerikalı sosyolog Erving Goffman, sivil dikkatsizliği, bir şehirde yabancılar arasında yaşamayı mümkün kılan teknikler arasında en başta saymıştır. Sivil dikkatsizlik, kişinin bakmıyor ve dinlemiyor gibi yapmasıdır; ya da en azından kişinin bakmadığı, işitmediği ve hepsinden önce çevredekilerin ne yaptıklarıyla ilgilenmediği havasını verecek bir tavır takınmasıdır. En yalın haliyle kendini göz göze gelmekten kaçınmakta ortaya koyar. (Gözlerin karşılaşması her zaman yabancılar arasında izin verilebilir olandan daha kişisel bir ilişkiye davettir; bu da kişinin anonim kalma hakkından vazgeçmesi ve başka insanların gözünde görünmez kalma yönündeki varsayılan hakkından ve kararlılığından feragat ettiği veya bunları askıya aldığı anlamına gelir). Göz göze gelmekten itinayla sakınmak kişinin gözleri ara sıra ya da kazara başka birine kaysa bile, dikkat etmediğinin alenen ilanıdır. (Aslında kişisel karşılaşma amaçlanmadıkça kişisnin gözlerinin durmamak ve odaklanmamak koşululyla kaymamasına izin verilir). Hiç bakmamak da mümkün değildir. Herhangi bir yerleşim merkezinin sokakları çoğu zaman kalabalıktır ve sırf bir yerden başka bir yere gitmek bile, çarpışmadan kaçınmak için önünde uzanan yol ile yolda dikilen ve hareket eden her şeyin dikkatle gözlenmesini gerektirir. Gözlem yapmadan duramasak bile, bu, bakışımızın takıldığı insanları rahatsız ve tedirgin etmeden, hissettirilmeden yapılmalıdır. Kişi bakmıyormuş gibi yaparak görmelidir; bu, sivil dikkatsizliğin özüdür. Her gün yaşadığınız, kalabalık bir mağazaya girme, bir tren istasyonunun bekleme salonundan geçme ya da yalnızca okula giderken sokakta yürüme deneyimlerini düşünün;kaldırımda güven içinde yürümek ya da bir mağaza ya da sergideki vitrinleri ayıran geçitler arasında dolaşmak gibi, yapmış olmanız gereken bütün o küçük küçük hareketleri düşünün; ve yanında gelip geçtiğiniz sayısız yüz arasından ne kadar azını hatırlayabildiğinizi, aynı mağazada ya da aynı caddede geçiştiğiniz ne kadar az yüzü betimleyebileceğinizi düşünün. “Dikkat etmeme” -yabancılara, önünde gerçekten önemli şeylerin olup bittiği boş bir perde olarak bakma- gibi zor bir sanatı ne kadar iyi öğrenmiş olduğunuza şaşıracaksanız.

Yabancıların birbirine karşı davranışlarında gözettikleri özenli, incelikli dikkatsizlik, kentsel koşullarda yaşamı sürdürme açısından tartışmasız çok değerlidir. Ancak bunun sevimsiz sonuçları da vardır. Bir köyden ya da küçük bir kasabadan yeni gelmiş biri genelde büyük şehrin kendine özgü aldırışsızlığı ve soğuk ilgisizliği karşısında şaşırıp kalır. İnsanlar sanki öteki insanlara dikkat etmezler. Canlı olarak insanlara bakmadan gelip geçerler. Eğer başınıza kötü bir şey gelse, kimsenin kılının kıpırdamayacağına bahse girebilirsiniz. Sizinle onlar arasında bir sakınma duvarı, hatta belki de bir antipati duvarı çekilmiştir; bu, kimsenin aşmayı düşünemeyeceği bir duvar, kapatma şansının pek olmadığı bir mesafedir. İnsanlar boşuna ümitlenecek kadar fiziksel yakınlık içindedirler, ancak ne var ki manevi bakımdan -zihinsel, ahlaki- olarak biribinden sonsuz uzak kalmayı başarırlar. Onları ayıran sessizlik ve yabancıların varlığında hissedilen tehklike karşısında becerikli ve vazgeçilmez bir silah olarak kullanılan mesafe koyma bir tehdit gibi algılanır. Kalabalıkta kaybolmuş biri kendi kaynaklarıyla başbaşa bırakılmış hisseder kendini; önemsiz, yalnız ve vazgeçilebilir hisseder. Özel alanı tecavüz karşısında korumaya dayalı güvenlik, yalnızlık olarak geri teper…

(Zygmunt Bauman – Sosyolojik Düşünmek)

Kavram olarak üzerine ekleyecek bir sözüm yok. Haddime de değil. Lakin bu durum, işte bu sezerek bildiğiniz şeyin halihazırda bir adı, literatürde bir karşılığı olduğunu görmek günün orta yerinde gece görülen rüyayı hatırlamak gibi, çoktan seçmeli olsa seçebileceğiniz, ama aslında tam olarak bilemediğiniz bir sorunu cevabı gibi.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Eylül

Çarşamba, 28 Kas 2012 Yorum yapılmamış

İlk defa bir kitap hakkında yazıyorum. Yazmalıydım ama.

Aşkın bütün hallerini, sırlarını, tereddütlerini, çıkmazlarını ve açmazlarını, sevinçlerini, coşkularını, umutlarını, melankolisini ve ızdıraplarını olabildiğince çıplak şekilde ifade eden bir manifestodur gözümde Eylül. Kitabın tanıtım yazısında da söylediği üzere Mehmet Rauf‘a tek başına şöhret sağlayan, üstadım dediği Halit Ziya’ya atfettiği eseri.

Olaylardan çok karakterlerin iç dünyalarının dillendirildiği, duyguların hakim olduğu, derin ve uzun halet-i ruhiye tahlillerinin yer aldığı bir psikolojik roman, ki türünün memleketteki ilk örneği sayılıyor. Bu özellikleri ile Peyami Safa‘yı andırıyor, daha da ötesinde öncüsü gibi. Yalnızız, Bir Tereddüdün Romanı ya da Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ele aldıkları konular açısından olmasa da, üslup ve teknik açısından, bulunduğu ahlaki çizgi açısından benzer Peyami Safa romanları.

Günümüzden bakıldığında kitabın dili ağır. Üslubu yavaş okutuyor. Öyle bir solukta okunan romanlardan değil Eylül, uzunca soluklar aldıran türden. Şu saçma, kalitesiz, veya hiç değilse boş olduğu düşünülen ama bir şekilde kendini izlettirdiği belli olan diziler misali, hikayeye yedirilmiş iç gıdıklayan, merak ettiren, magazinel mevzulara sırtını yaslayan aşk romanlarından hiç değil. En yalın, en düz ifadesiyle “delikanlı” bir roman. Esas bahis konusunu çeşitlendirme, abartma veya sulandırma gereği duymamış, aşka dair bütün o duyguların saf halini yazıya aktarabileceği en mümkün kelimelerle, ifadelerle dile getirmiş.

Benim okuduğum baskısında (Özgür Yayınları) eski kelimelerin günümüz Türkçe’sindeki karşılıkları parantez içinde verilmiş. Ki iyi de etmişler. Bu, insanın zihninde manası bir türlü tam olarak yerleşmemiş ama sıkça duyduğu, ve maalesef artık eskimiş, sözlüklerde kalmış kelimeleri öğrenmeye, bir dolu duygunun ayrıntılı tahlilini anlamaya yardımcı oluyor. Bu zengin kelime dağarcığı ile daha net, daha vurucu ve insan duygularına daha yakın ifadeler üretebilmek, bir başka ifadeyle “dil hapishanesinden” kaçmak daha mümkün hale geliyor tabi.

Çok uzatmayayım, “sinema bitti edebi eleştiri kaldı” dedirtmeden, romandan bir kaç alıntı ile bitireyim.

“Fakat Necip gittikçe nefsine karşı malik [sahip] olduğu idaresinde aciz [güçsüz] olduğunu görüyordu. Zira onun şiddetli bağlılığı bu hale geldikten sonra tahammülsüz [dayanılmaz] bir susuzluğa benzer hararet alıyordu. Onda bu kadar artan bu incizap [kapılma], artık tagaddiye [beslenmeye] şiddetli bir ihtiyaç hissediyordu;ona, onun ruhuna hulul [karışmak] ihtiyacıyla çırpınıyordu. Her zaman onun yanından ayrılmamak endişesi, şimdi ona karışmak galeyanlarına [coşkusuna] müncer oluyordu [dönüşüyordu].”

“Süreyya’yı koltukta uyuklar buldular. Necip taaccüp ediyordu [şaşırıyordu]. Suat sadece bir “Musikiyi sevmez ki” dedi ve Suat’ın sesinde öyle derin bir esef [üzüntü] hisseti ki bundan derin derin mesut oldu. Demek ikisi de sade bir şeyi seviyorlardı ve o kadar seviyorlardı ki, onunla dünyayı, dünyanın her şeyini, hatta onu, Süreyya’yı unutuyorlardı. O zaman sade ikisinin ruhu yalnız, kucak kucağa dolaşıyorlardı, orada yalnız kalıyorlar, Süreyya bile oraya gelemiyordu. O zaman musiki ona başka manalar, başka vazifelerle görünmeye, ruhların müellifi [buluşturucusu], kalplerin mülhimi [ilham vericisi] gibi gelmeye başladı. O bir cihan, bir cihan-ı perestiş [tapılacak dünya] oluyor ve orada Suat’la beraber olmak, bu fena dünyada olmamışlarsa hiç olmazsa orada birleşmiş olmak, onu mest ve bihuş [baygın] ediyordu.”

“Başka çare olmadığını, alışmak lazım olduğunu görüyor, itiyadın [alışkanlığın] büyük bir kuvvet bulunduğunu anlıyordu; ve etrafına bakınca herkesin hayatında da birçok cerihalar [yaralar], inkirazlar [tükenişler], müsibetler görüp itiyat [alışkanlık] ile bunları unuttuklarını düşünerek, hayatı bu kadar çok müsaadesi için bile seviyordu. İşte hayatında bulduğu en büyük bir iyilik, bütün fenalıklarını tazmin edecek kadar büyük bir lütuf bu alışabilmek idi; herkes felaketlerine tahammül ile başlıyor ve tahammülle itiyat ederek [alışkanlık kazaranak] mukavemet edebiliyordu [dayanabiliyordu].”

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Edebiyat, Kitap Etiketler:, ,

Doğrucu Davut’a Öykünme Sendromu

Cumartesi, 04 Ağu 2012 1 yorum

Gündelik hayatın içinde bütün ucuzluğu ve sığlığı ile ortaya çıkan bu duruma nasıl bir isim versek diye düşünüyorduk uzun zamandır. Bilmem ne “sendromu” olmalıydı bunun adı. Kastettiğim bütün benzer tavırları çatısı altında toplayıp, bu sendromu daha ismine bakar bakmaz anlamlandırabilecek bir sıfat veya tamlama bulamadığımız için Stockholm Sendromu‘nda olduğu gibi bir şehiri sıfat belleyip kendi sendromumuzu tanımlamak niyetindeydik hani. Ki her karşılaştığımızda bu durumu izah etmek zorunda kalmayalım gibilerinden : ) Önce kastettiğimiz durumu ifade edeyim. Sonra da neden “Doğrucu Davut’a Öykünme Sendromu” olduğunu.

Kişinin, içinde bulunduğu toplumca erdemli olarak nitelenen bir davranışın, tavrın veya eylemin yok denecek kadar az, bazen de çok küçük bir örneğini sergilediği anda bu erdemi kendi şahsiyetinin ayrılmaz ve de yadsınamaz bir parçası olarak telakki etmesi durumudur. Bu telakkide bahsi geçen davranışın bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek yapılmış olmasının bir önemi yoktur. Bu erdemin kıyısından kenarından geçmiş olmanın, o erdemin içinde yıkanılmış olmasından farkı yoktur.

Durum “verdiği sözü tutmak” erdemi üzerinden örneklendirilebilir. Sendromu yaşayan kişi, “taş atıp da kolunun ağrımayacağı” kadar bir çaba ile yerine getirilmiş bir söz sonrası, bütün bu erdemi karakteristik bir özelliğiymiş gibi sunar. Öyle ki verdiği sözü her koşulda tutmuştur. Öyle ki bu adam, adamın hasıdır, adamın dibidir, adamın şarabıdır vesselam.

Bir başka örnek argoda “geri vites” şeklinde kalıplaşmış olan, söylediğinden caymamak, iddiasından veya meydan okumasından vazgeçmemek durumu. “Geri vites” yapmamak için çok da matah olmayan bir cesaret, güç veya dürüstlük gerektiği durumda geri vites yapılmayarak, kahraman bir edaya bürünülür ve “bizde geri vites olmaz!” nidasına denizci düğümü atılır, bu tavır kişinin karakterinin ayrılmaz ve de yadsınamaz bir parçası olarak sunulur. Öyle ki bu adam, adamın hasıdır, adamın dibidir, adamın şarabıdır vesselam.

Tanım ile daha bir bağdaşan örnek de “doğruyu söylemek” üzerinden verilebilir. Doğruyu söylemek kişisel çıkarlarına ters düşmediği veya kendisini zor durumda bırakmayacağı, ve doğruyu söylemenin, söylememekten daha kolay olduğu herhangi bir durumda doğruyu söyleyen kişi, “bizde yalan olmaz!” edasına bürünüp, şahsiyetine ululuk atfettiği an sendromun en büyük belirtisini ifşa etmiş demektir.

Neden Doğrucu Davut’a öykündüğü ise Doğrucu Davut’un her koşulda bildiği doğruyu söylemesi ile ilgili. Her koşulda doğruyu söyleyen benzetmesini genişletip, her koşulda doğruyu yapan şeklinde daha kapsayıcı bir benzetmeye dönüştürürsek “teşbihte hata” yapmamış oluruz sanki. Mesela kişi katiyen yalan söylemiyorsa, hemen herkesin az-çok, pembe-beyaz yalanlar söylediği bir ortamda Doğrucu Davut’tur. Dedikodunun gırla gittiği bir toplulukta mesela, kişinin herhangi birileri hakkında atıp tuttuğuna şahit olunmamışsa Doğrucu Davut’tur. Sosyal hayatta bireyler arası hakkın hak getirdiği bir devirde, herhangi birinin hakkına herhangi bir şekilde tecavüz etmekten son derece sakınan kişi Doğrucu Davut’tur. Diyeceğim o ki bu Davut her türlü erdemin zirvesidir, ucudur, dibidir…

Bu erdemlerden herhangi birinin kendince ispat saydığı, irili ufaklı, hatta genel olarak çok çok ufaklı örneklerini, benliğinin peşine takarak “Doğrucu Davut” misali zirveye taşıma eğilimi, sendroma isim olmuştur.

Olmuştur da…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

“Yazmanın bütün sırrı, yeniden yazmaktır”

Perşembe, 24 May 2012 Yorum yapılmamış

“The whole secret of writing is rewriting” demiş Baba (The Godfather) serisinin uyarlandığı romanın yazarı olan Mario Puzo.

“Yazmanın bütün sırrı, yeniden yazmaktır”.

Bu cümle kerameti söyleyen zata ait olan yücelikten herhangi bir parlaklık kazanan bir cümle değil. Hedef aldığı yazmak eylemine yönelik dar bir çerçeveye de sıkıştırılabilir değil. Ufku ve de kapsama alanı geniş, ifade yeteneği üstün, kabiliyet-zeka-çalışma üçgenin tepesindeki her şeyi gören göz türünden bir cümle bu.

Sözlerim insanın sesinin güzel olması gibi doğuştan gelip gelmediği tartışma götürmeyen yetenekler meclisinin dışındadır. Yine insanın ancak Einstein, Tesla veya Hawking derecesinde üstün bir zeka ile üstesinden gelebileceği işlere “biz de yapabiliriz, haydi canlar bir olalım” türünden bir kanca atmak niyetinde de değilim. Ve uzaylılara olan inancımızı pekiştiren adam Messi gibi, “Allah bu adama bir şeyler bahşetmiş olmalı” inancında olanların çoğunlukta olduğu istisnai örnekleri kapsamıyor. Sadece sözün bende uyandırdığı etki sonrası, anlamını olabildiğince genelleştirme denemesi. Söylemiş olayım.

Bu cümle başaramadığımız, beceremiyor olduğumuza kanaat getirdiğimiz her iş için bir ön yargı duvarı ördüğümüz düşüncesini doğurdu zihnimde. Evirip çevirip, meseleyi yaratılıştan gelen bir yeteneğimiz olmadığına, başarılamayan o iş için karakterimizin, kişilik yapımızın filan müsait olmadığına vardırıyoruz. Meseleyi yekten veya en nihayetinde, bir şekilde kadere, Allah’ın adaletine veya hükmüne havale ettik mi, kırmak istemediğimiz ön yargılarımızın emniyetli sularında yüzebiliyoruz. Bize sorsan iyi yazamıyor olmamızın yegane sebebi sözel zekamızın gelişmemiş olması, veya telli bir enstrüman çalamıyor oluşumuz parmaklarımızın kütük gibi olmasından başka bir şey değil. İşte Mario Puzo yazmak eylemi penceresinden bakarak, bunun sanıldığı gibi olmadığını sade, basit ve sırf sade, basit olduğu için de son derece şık bir şekilde dillendirmiş kanımca. Üstelik yazmak işini çok iyi yaptığı ispatlanmış bir adamın kendi yaptığı işi bu kadar basite indirgeyip, kendi büyüsünden bir şeylerin eksilmesi pahasına söylemiş olması da söylenen söze ayrı bir anlam katıyor.

Futbolla az çok ilgili olan hiç kimseye Pierre Van Hooijdonk ismi yabancı gelmez sanırım. Ve hiç kimse de çok üstün yetenekli bir dünya yıldızı olduğunu iddia etmez herhalde. Yalnız, vaktiyle bu adamın dünyanın en iyi frikik atan bir kaç adamından biri olduğu fikri ortak olsa gerek. Messi, Maradona, Pele bu kadar iyi frikik kullanabildiler mi ? Cık. Peki Pierre Van Hooijdonk‘un sırrı neydi ? Allah tarafından bir hediye mi ? Bir mucize mi ? Bir doğaüstü olay mı ? Hayır. Yeterince denemiş, yeterince tekrar etmiş olması. Hemen her antrenmandan sonra frikik çalıştığı gerçeği. Belki daha doğru bir ifade ile frikik atmak işini, çok iyi yapar hale gelene kadar yeterince tecrübe etmiş olması. Kısacası bu işe gönül verip, azmedip, çalışmış olması. Her üstün yetenekli futbolcunun -ki bunlar arasına nice nice “10 numaralar” dahil edilebilir- iyi frikik attığı gibi bir genelleme de komik olacağına göre, bir düz bir ters yöntemiyle bakınca bu tez kendini doğruluyor gibi.

Veya ben, cevval Öss gençliği zamanlarında 30 Geometri sorusunu 15 dakikada çözerken bir keramet mi gösteriyordum naçiz bedenimde ? Geometri bilgisi üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğunu bilmekten çok da öteye geçmeyen sözelci, ve gördüğü her üçgenin tabanına bir dik indirmek alışkanlığı edinerek bir adım öteye geçtiğini sanan eşit ağırlıkçı arkadaşlarım nasıl bir gıpta ile bakarlar, ne methiyeler düzerlerdi oysa ki sayısal zekama. Vaktiyle gururum okşanmıyor, kendimi bir halt sanmıyor da değildim. Neydi peki ? Elbette ki hayatın dış kulvarlarında başladığımız yarışın Öss etabında aradaki farkı kapatıp bir boy öne geçme azminin getirmiş olduğu, vicdani yükümlülüğün gerektirdiği derecede çalışmaktan başka bir şey değildi bu. Yeterince tecrübe etmiş, yeterince denemiştim Öss Geometri müfredatını ve bu müfredattan türeyebilecek soruları, çözümlerini. Yoksa soruyu gördüğüm anda cevabın olsa olsa ne olabileceğini kalp gözüm ile görüyor değildim.

Özgeçmişinde “okuma iyi, yazma iyi, konuşma iyi” yazan Türk gençleri olarak bir video konferansta sular seller gibi İngilizce konuşan birilerini gördüğümüzde ifrit olmaz mıyız ? Gıbtadan hasete yaklaşmaz mı hislerimiz ? Sebep ? Yok arkadaş biz beceremiyoruzdur konuşmayı, dilimiz dönmüyordur, kıvrak değilizdir. Oysa ki sorsan okumakta ve anlamakta sorunumuz da yoktur. Olmuyordur işte. Ezber kalıp ifadelerin dışında yeterince İngilizce konuşmamış olduğumuz, konuşmak konusunda odun düzlüğünde ve sertliğinde olduğumuz, ham olduğumuz, pişmediğimiz ve de yanmadığımız açıkken…

Bazen bu durum “ulan şu adam şu işi nasıl yapıyor” diye hayretler içinde kalarak izlediğimiz, veya “kafa kesin dumanlı” diyerek okuduğumuz her hafızalara işlenmiş şiir, her köşesi tırnaklar içindeki paragraf için genelleştirilebilirmiş gibi geliyor. Hani elbette ki insanın bir işi becerilebilirliğini etkileyen, mayasına, karakterine, çevreden edinmiş olduğu alışkanlıklarına ve fiziksel özelliklerine dair bir takım faktörler var. Meyil kazandıran, yönlendiren, müsaitleştiren unsurlar. Bestekar bir anne babanın oğlunun da müziğe meyledip bu konuda mesafe katetmesi, ya da yazar, şair tayfasının genel itibariyle belli bir ekonomik veya sosyal-toplumsal gelişmişlik seviyesindeki ailelerden çıkıyor olması, ya da uzun boylu olmanın basketbol konusunda bir avantaj sağlaması, aktör adamın aktör oğlu gibi…İşte bu müsaitleştiren etkenlerin tali etkenler olduğunu düşünüyorum.

Verdiğim örnekler üzerinden bu tezi ne kadar genelleyebileceğimiz, bu genellemenin istisnalarının neler olabileceği tartışılabilir. Ayrıca zekanın birincil ve tek faktör olmadığı yönünde köşeli sözler söylerken, çalışmaya da taşıması gerekenden öte metefizik bir anlam yüklemek istemem. Ya da söylediklerimde “çalışın, isteyin olur” türünden kişisel gelişim pohpohlayıcısı nidaları barındırmak. Hatta “The Secret” da olduğu üzere “sadece isteyin” saçmalıklarının kıyısından kenarından geçmek de. Gerektiğince çalışmanın, tecrübe edinmenin insana çoğu kere bir kabiliyet kazandıracağını söylüyorum sadece. Ve bu yaklaşımın her başarıyı zekaya ve Allah vergisi bir yeteneğe bağlamak yaklaşımdan daha anlamlı, daha anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kadın Ruhu Karmaşıklığına Erkek Öküzlüğü Antitezi

Cuma, 11 May 2012 2 yorum

Mevzu Elif Şafak‘ın kadın ruhunun karmaşıklığını ve anlaşılması zorluğunu anlattığı şuradaki yazısından çıktı. Hak vermiyor değilim söylediklerine. Kadına dair söylediklerinin çoğunun doğru olduğunu da düşünüyorum. Amma lakin ki tam da o yazıda olduğu gibi, birileri kadın ruhunun inceliklerinden, karmaşıklığından bahsetmeyegörsün, karşı cins olan erkek hemencecik, oracıkta alnının ortasından vurulur ve sürüklenerek karşı kutuba konulur. Ki böylece tezi, antitez ile anlatabilme fırsatı doğar. Hemcinslerime yapılan bu haksızlık karşısında daha fazla sessiz kalamazdım : )

Sözüm bu gibi durumlarda erkek cinsini olmadığı kadar karikatürize eden yazar, çizer, düşünür tayfaya. İlla da tezinizi anlatacaksınız diye, erkeği öküz pozisyonuna koymak zorunda değilsiniz. Bu kadar hiç etmek, bu kadar tezatlaştırmak zorunda değilsiniz. Annemin akşam okul dönüşü beyaz gömleğin yakasına bakıp “O ne öyle, simsiyah olmuş bi günde” demesindeki simsiyah tabirinin aslında bildiğimiz ter lekesi rengi sarımtırağı ifade ediyor olması gibi. Ya da saatin 9’u 5 geçmesinin “10’a geliyor” olması için yeterli olması gibi.

Erkek ruhu da incedir arkadaş. Onun da anlaşılmaz halleri vardır. O da kendi içinde bir dolu gelgitler yaşayabilir, keşiflere filan çıkabilir. Veya o da bir sabah uyanmak için sebep bulamayabilir. Sebepsiz yere melankoliye saplanmış olabilir. Özel günleri yoktur belki ama hemen her gün tersinden kalkıp dünyaya sataşabilir. Hatta kimileri (“bizim bi arkadaş” geyiği üzerinden bu adamın ben olduğu gelmesin akıllara, ama burada kim olduğunu söylemeyeceğim tabi) Ay’a bakıp ne kadar duygusala bağladığını filan söylediğinde, hemen yanındaki daha az duygusal arkadaşı tarafından türlü belaltı şakalara, komikliklere maruz kalabilir. Diyeceğim o ki, olur. Elbette ben de tezimi savunurken tam bir antitez üretmeyeceğim. Kadınlardan daha karmaşık, duygusal, anlaşılamaz filan olduğumuzu söylemeyeceğim. Kadınlara nazaran hayatı daha analitik düzlemde ele aldığımız, daha somut varlıklara ve verilere dayandığımız ortada. Ama yine de, karşı cins olsak da, en nihayitinde biz de sizin gibi bedenine ruh üflenmiş varlıklarız arkadaş…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Galat-ı Meşhur Lügat-i Fasihten Evladır

Çarşamba, 02 May 2012 Yorum yapılmamış

“Galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır” tabiri kısaca; “yaygın olan yanlış, bilinmeyen doğrudan iyidir”e denk geliyor. Kanımca müthiş bir tabir, muhteşem bir tanımlama. Öğrendiğimden beri elimde çekiç çivi arıyor gibiyim. Algıda fena seçiciyim. Bir metro muhabbeti sırasında örneklendirmeye çalışırken kilitlendiğimiz bu durum için, şimdilerde bir sürü örnek uçuşuyor aklımda.

Geçen öğrendiğim “Altı kaval üstü Şişhane” nin, doğrusunun meğer “Altı kaval üstü şeşhane” olması gibi. Direk alıntılayayım ;

Uyumsuz iki şeyin bir arada bulunmasını” ifade etmek için kullanıyoruz bu deyimi. Kökeni belli değil. Ancak şöyle bir hikâye anlatılır: Eskiden topların iç yüzeyi düzdü. Yani “kaval” gibiydi. Zamanla mühendisler, merminin döndüğünde daha hızlı gittiğini, böylece daha delici hale geldiğini buldu.

Bunun üzerine topların ve tüfek namlularının içine “yiv” denilen boğumlar, çizgiler koydular. Altı boğumlu yive de bizde şeşhane (yani 6 kısım) dendi.

Ancak bir adamın aklı yatmamış buna. Yarısı eski tip “kaval” (yivsiz), üst kısmı ise “şeşhane” (yivli) bir tüfek yapmış kendine. Olmuş size altı kaval üstü şeşhane bir tüfek.

Zaman içinde “şeşhane” “Şişhane” ye dönüşmüş. Şimdi gel de bunun doğrusunu kullan.

Ya da bir diğer durum Nike‘nin nasıl okunduğu. Yaygın olarak “nayk” diye okunduğu ve böyle kanıksandığı halde nasıl olur da “nayki” diye okursun. Öyle olmasa bile çıkıntı durur, ukala kaçar.

Şöyle bir bakındım nette, başka nasıl örnekler var diye. Sürüsüne bereket. “Kara sevda” tabirindeki sevda kelimesinin anlamının da kara olmasından dolayı ortaya garip kelime ikilisi çıkması, veya eşkiya kelimesinin kendi başına çoğul olup da eşkiyalar şeklinde kullanıldığında çoğulluğunun ikilenmiş olması gibi. Örnek çok…Hatta o kadar ki şöyle bir tabirimiz de varmış; “Galat-ı meşhur zamanla galat-ı meşru olur”

Bu konuda galat-ı meşhur’un yani yaygın yanlışın, hangi anlam olduğu konusunda benim de fikir belirtmek istediğim bir atasözü var; “Teşbihte hata olmaz“. Tdk bunu;

Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmamalıdır.

şeklinde izah etmiş. Yapılan teşbihe gücenmece, alınmaca olmaz demiş hani. Bu atasözünün bu anlamı ifade ettiğini düşünmüyorum. Doğrusunun “teşbih(benzetme), öyle bir şeydir ki benzetilen ile benzeyen arasındaki ilişki yanlış anlaşılmalara, kırgınlıklara, incinmelere sebebiyet verebilir. Bu yüzden teşbih yaparken dikkatli olunması gerekir, hata kaldırmaz” şeklinde bir anlam olduğunu ve böylece, iddialı olacak galiba ama, galat-ı meşhur olanın Tdk’nın açıklaması olduğunu söylüyorum vesselam : )

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail