İslam Düşünce Atlası

Çarşamba, 13 Ara 2017 Yorum yapılmamış

Güzel bir haber. Duymamış olanlar duyar belki.

İslam’ın ortaya çıkışından günümüze dek âlimler, kitaplar, mimarî eserler, şehirler, seyahat yolları, tarihi hadiseler, kurumlar, ekoller, düşünce dönemleri ve belki de en önemlisi bütün bunların zaman-mekan-fikir düzlemlerinde birbirileri ile olan ilişkisini ortaya koyan harikulade bir çalışma, fevkalâde bir imkan.

“Parçaları Yeniden Birleştir ve Küreyi Keşfet”

Son derece güzel ve kullanışlı tasarlanmış olan internet sitesi şurada; https://www.islamdusunceatlasi.org/

Aynı zamanda 3 cilt halinde basılmış olan kitap hali de bulunuyor.

İslam Düşünce Atlası (İDA), İslam düşünce geleneğini başlangıcından günümüze gelinceye değin, zaman-mekân-öğreti-ekol değişkenleri etrafında tanıtmayı amaçlayan bir kitap ve web tabanlı programlar geliştirme projesidir. İslam Düşünce Atlası, İslam düşüncesini, onu taşıyan tarih, aktaran metinler, oluşturan kişisel ve kavramsal ağlar, somutlaştıran kurumsal yapılar ve nihayet ona sahiplik eden coğrafî ve kültürel havzalar içerisinde anlamaya davet etmektedir. Tarihî-kültürel hafızamıza süreklilik kazandıracak yeni bir dönemlendirme teklifi ve önerdiği kapsamlı ilişkiler mantığı ile İslam düşüncesine dair bütüncül bir okuma önerisi olarak öne çıkan İDA, üç yılı aşkın bir süre boyunca Türkiye’nin önde gelen İslam düşünce tarihi araştırmacılarına, tasarım uzmanları, yazılımcılar ve harita mühendislerinin eşlik etmesiyle meydana gelmiştir.

İslam Düşünce Atlası, karmaşık ilişkileri web tabanlı programlar yoluyla takip edilebilir bir tarzda formüle etme amacı güden üç kavramsal haritaya ve bu haritalar aracılığıyla aktarılan malumatı taşıyacak bir düşünce tarihi omurgasına sahiptir: Zaman Haritası, Kitaplar Haritası, Kişiler Haritası ve İslam düşünce tarihi için yeni bir dönemlendirme teklifi içeren, haritalarla desteklenmiş, dönemlere göre ekol bazlı değerlendirme yazıları. İDA, bu bileşenler üzerinden şu soruların cevaplarını vermeye çalışır: Düşünce kim tarafından, ne zaman, nerede, nasıl, ne tür okul gelenekleriyle ilişki içerisinde, hangi yollardan geçerek, ne tür etkileşimlerle ve hangi metinsel gelenekler aracılığıyla üretilmiştir? Bu soruların cevaplarını merak edenler için, İslam Düşünce Atlası, benzersiz bir düşünce tarihi okuması vadediyor.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Diğer Etiketler:,

Sömürge Zihin ve Sömürge Aydın Üzerine

Pazar, 26 Kas 2017 Yorum yapılmamış

Sömürge zihin ve sömürge aydın üzerine bir kaç derleme;

Cezayir’in Fransaya karşı verdiği bağımsızlık savaşında (1954-1962) Cezayir saflarında yer alan, Fransız eğitimli bir sosyolog, düşünür Frantz Fanon‘dan;

Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.



Cemil Meriç‘ten;

Türk aydını efendisinin ilaçlarını aşıran ahmak uşak gibidir.



Malcolm X bu durumu şöyle özetliyor;

Ev zencisi sahibine her zaman iyi baktı. Arazi zencisi kontrolden çıkacak olsa ev zencisi onu geri tarlaya bağlardı, araziye gönderirdi. Ev zencisinin bunu yapması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü ona arazi zencisinden daha iyi yaşam koşulları garanti edilmişti. Yemeği daha iyiydi, daha iyi giyinirdi, daha iyi evde kalırdı. Efendisinin dibinde yaşardı. Ya efendisinin evinin çatı katında ya da bodrumunda yaşardı. Efendisi ne yerse o da ondan yerdi. Efendisi ne giyerse ev zencisi de ondan giyerdi. Konuştuğu zaman aynı efendisi gibi konuşurdu, güzel bir lehçe ile.
Ve efendisini efendisinden bile çok severdi. Bundan dolayı efendisinin incinmesini hiç istemezdi. Eğer efendisi hasta olursa “patron, nasıl da hasta olduk yahu” derdi. Efendisi hasta oldu diye adam da hasta olurdu. Efendisinin evi tutuşsa alevleri söndürmeye çalışırdı, efendisinin evinin yanmasını istemezdi. Efendisinin malına efendisinden daha çok sahip çıkardı. Bu işte ev zencisiyidi.

Bunun sinema dünyasında en güzel örneklerinden biri Tarantino’nun Django Unchained (Zincirsiz) filminde mevcut. Filmde Samuel L.Jackson’ın canlandırdığı Stephen karakteri, Afrika kökenli kölelerin çalıştırıldığı arazilerin sahibi olan efendisinin malikânesinde uşaktır. Kendisi de Afrika kökenlidir. Ve fakat efendisinin Afrika kökenli kardeşlerine reva gördüğü zulmü, neredeyse efendisinden daha çok içselleştirmiştir.


Sanırım en esaslısı Rasim Özdenören‘in “Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı” isimli kitabındaki şu müthiş hikaye;



Film bir kovboy filmi ancak pek alışık olmadığımız, örneğine az rastlanan çok özel bir durum var. Beyaz kovboyların arasında bir tane de “zenci” kovboy var. Bilirsiniz bu tür filmlerde beyazlarla Kızılderililer arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele olur.

Kızılderililerle beyazlar yine savaşıyorlar. Beyazlar Kızılderililerin vatanlarını, topraklarını işgal etmek istiyorlar. Beyazlar güçlü ve her türlü hileye ve şeytanlığa başvuruyorlar. Savaş sürüyor ve Kızılderililer daha fazla dayanamıyorlar ve savaşı kaybediyorlar.

Kızılderili kahraman savaşçı sonunda esir alınıyor ve bir direğe bağlanıyor.Ona türlü türlü işkenceler yapılıyor.

Kızılderili savaşçı çok onurlu. Kötülere, zalimlere boyun eğmiyor. Onun için“beyaz” demek, “kötülük” demek “zulüm” demek!

Beyaz kovboyların reisi bitkin ve perişan Kızılderili savaşçıya dönüyor ve diyor ki :

“Ne kadar direnirsen diren işte elimdesin, esirimsin, kölemsin kaybettiğini anla ve diz çök aman dile, yalvar, çizmelerimi öp seni bağışlayayım!”

Kızılderili kahraman hiç istifini bozmuyor, başını eğmiyor ve beyaz reise dönerek diyor ki:

“Seni anlıyorum beyaz adam! ‘Beyaz’ demek kötülük demek acı demek!” Sen de kötüsün, sen de zalimsin, sen de şeytansın! Senin işin bizi topraklarımızdan sürmek, Kızılderili öldürmek, soyumuzu kurutmak. Senden zerre kadar şefkat, merhamet ve nezaket beklemiyorum ancak benim anlayamadığım, beni asıl yıkan başka bir şey!”

Sonra zenci kovboya dönerek diyor ki:

“Bu kara beyaz adama da ne oluyor! O niçin bizim yanımızda değil! Niçin sizin yanınızda!

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

İstatistiklerin ve “Niceliğin Egemenliği”

Pazar, 26 Kas 2017 Yorum yapılmamış

İstatistikler fena halde revaçta. Çok âmiyane olacak amma, yine de söyleyeyim; istatistikler bir olguyu, bir durumu anlamak, aydınlatmak için faydalanılacak rakamsal veriler anlamında araç olmaktan çıkıp, amaç olma yolunda ilerlemektedir. Bu anlamda asıl yerinden uzaklaşıp, olayın bizatihi kendisi haline gelen rakamlar insanın gözünü kör edişinin resmidir. Gözü bakmaktan görmeye geçiremeyişin canlı bir örneğidir aynı zamanda. Daha kavramlaşmış haliyle “niceliğin egemenliği”dir.

Filmin puanının on üzerinden kaç olduğu kadar kaç kişinin oy verdiği, hangi yaşlardan ve hangi memleketlerden insanların oy verdiği, bu oy verenlerin hangi sinema beğenisine ve anlayışına sahip olduğu, filmin hem kategorik olarak, hem amaçsal ve eylemsel olarak türünün ne olduğu, anlatım dili, bütçesi, oyuncuları ve filmin hitap ettiği kitlenin kimler olduğu gibi niteliğe dönük bilgiler de önemlidir. Hatta daha önemlidir. Bunlar göz önüne alınmadığında Godfather, Schindler’s List, The Shawshank Redemption, Fight Club, The Matrix, Forrest Gump veya işte The Usual Suspects gibi genel beğeni görmüş, kült meretebesine erişmiş filmler gözden kaçmayabilir belki. Ama sizin kişisel beğeninize ve arayışınıza uygun, hatta belki fena halde vurulacağınız filmleri ıskalayabilir veya azımsayabilirsiniz. Ya da aksi istikamette, Oscar öncesi cilalanmış, allanmış pullanmış Hollywood fiyaskoları ile zamanınınızı israf edebilirsiniz, aldanabilirsiniz, ketenpereye gelebilirsiniz. Rakamların hilekârlığına tav olabilirsiniz. Zîra hileler çoğu kere rakamlarla yapılır.

Futboldan dem vurmadan olmaz. Vuralım;
İsabetli pas sayısı kadar bu pasların sahanın hangi bölgesinde, ne yönde, ne amaçla -çaresizlik neticesi olarak mı, geçiş oyununu kurmak adına mı, tempoyu ayarlamak adına mı veya zaman geçirmek için mi- yapıldığı, nasıl futbol oynayan bir rakibe karşı ve skor kaç kaç iken yapıldığı türünden yine niteliğe dönük sorular da önemlidir. Hatta daha önemlidir.

Kaleye atılan isabetli şut sayısı kadar isabetin tanımının ne olduğu da önemlidir, şutun nereden ve nasıl bir hücumun sonucu atıldığı da önemlidir, skor ve rakip de önemlidir. Kaleyi tutmayan ama direği yalayan 5 şutunuz varken istatistiksel anlamda çuvallamak nereye düşer. Köşe vuruşundan yaptığınız dümdüz kesme asist diye kayıtlara geçerken, bir hücumu kafasında oynayıp, arkadaşlarına rollerini dağıtıp, sonra da o hücumu golle neticelenecek şekilde kuran orta saha oyuncusu sırf gol öncesi son pası vermediği için asist yapmamış ve böylece istatistiksel anlamda boşa mı çalışmıştır ? Falanca oyuncu kaç maç kurtarmış, kaç golü, kaç asisti varmış türünden sorular oyun yapısı itibariyle, yaptıkları istatistiksel bağlamda bir yere oturmayabilecek oyuncular için oldukça adaletsiz cevaplarla noktalanabilir. (Söz gelimi Beşiktaş’lı Oğuzhan Özyakup son derece az asist ve gol ile bitirir sezonları. Ama son 3-4 yıldır istikrarlı bir şekilde memleketin güzel futbol oynayan yegâne takımının kurgusundaki en önemli elemanlardan biridir. Hâkeza Atiba Hutchinson da öyledir.)

Topa sahip olma oranı kadar, sahip değilken neler yaptığınız, sahip olduğunuz top ile ne yaptığınız, topu nasıl kazandığınız ve yine nasıl futbol oynayan ve ne çapta bir rakibe karşı yaptığınız soruları da önemlidir. Hatta daha önemlidir.

Popüler müzik uygulamalarından Spotify‘ı bu bağlamda ele alırsak mesela, size sürekli popüler olanı boca eden bir teması, bir eğilimi vardır. “En popüler şarkılar”, “En çabuk yayılmış şarkılar”, “Dünya çapında en çok dinlenenler”. Sanatçı sayfalarında da o sanatçının en çok dinlenen şarkıları gözünüzün en kolay göreceği, elinizin en kolay erişeceği yerdedir.

Youtube size en çok izlenenleri işaret eder, en popüler videoları gösterir.

Haber siteleri en çok okunanları(pardon tıklananları),

Film siteleri en çok izlenenleri,

Sözlükler ve Twitter en çok konuşulanı

Sanal marketler en çok satılanı…

Meselenin bir diğer tehlikeli boyutu insan zihnini rakamlarla çıkarımlar yapmaya, rakamlar doğrultusunda arayışlar ve beğenilere tâbi olmaya sevk edişidir. Sizi ana caddelerden ayrılmamaya zorlar. Ana akımdan kopamaz hale gelebilir, ara sokaklara girmeye cesaretiniz ve şevkiniz kalmayabilir. Eğilimleriniz, beğenileriniz popülerleşebilir, hatta sadece popüler olana doğru meyil kazanabilir.

Velhasılı kelâm istatistik, rakamlar ve verilerin niceliksel bütünüdür. Çoğu zaman işlenmemiş ve hamdırlar. Bunları niteliklerinden ve bağlamlarından kopuk bir şekilde okumaya, anlam çıkarmaya çalışmak sığ ve güdük analizler, çıkarımlar ile neticelenir.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması !

Cumartesi, 03 Haz 2017 4 yorum

Bir yazıda daha aynı misâli vermiştim. Maalesef yine neresinden tutsan elinde kalan, neresini düzelteceğini bilemediğin bir vaka ile karşı karşıyayız.

Adamın biri etrafındakilere kurban meselesini şöyle anlatıyormuş;

Hz.Musa Allah’a dua etmiş. “Ya Rabbi, bana bir kız evlat bahşedersen onu sana kurban edeyim”. Bir zaman sonra Hz.Musa’nın bir kızı olmuş, adını Ayşe koymuş. Çocuğun kurban edileceği zaman gelince Hz.Musa bıçağı yavrucağın boynuna dayamış. Tam kesecekken Azrail gökten elinde bir keçiyle gelmiş…

Hikâyenin tam bu noktasında dinleyenlerden biri artık dayanamamış : “Ben bunun neresini düzelteyim ? Hz.Musa değil Hz.İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, keçi değil koç !”

Başlıkta adı geçen program, TRT’nin bu Ramazan ayında ekranlara sunduğu yeni “yarışma programıdır”. Veya diğer bir ifade ile Ramazanı festival sanan zihniyetin son eseridir. Tecavüze uğramış zihinlerini yeşil ile boyadıklarında yaptıklarının meşrulaştığı, İslamî bir temele oturduğu ve bu şekilde müslüman kalabilecekleri vehminde olanların son zihin bükme çabası da denebilir.

(Şunu da arada belirteyim olası yanlış anlaşılmalar için. Kur’an’ın edebî veya musikî bir değer taşımadığını söylemiyorum. Söylenenler katiyetle Kur’an okumanın kendisi ile ilgili değildir. Bir başka hissediş ile, bir başka anlama biçimiyle, dilsel karşılık bulmadan da okunabilir Kur’an. Mesele bu ve benzer programlar aracılığı ile kamusal-toplumsal alanda ortaya konan çerçevedir. İndirgemeci, popülist, gaflet ve dalâlet içinde olan zihniyettir sorun olan.)

Çeşitli şehirlerden gelen yarışmacılar şatafatlı bir yapımın, şatafatlı stüdyosuna gelirler. “Performanslarını sergilemeden” önce bu yarışmacıların hayatlarından kesitler filan da gösterilir. Kendileriyle hoş beş edilir. “Pop bülbül” bizden biridir, sıkıntı yok. Sonra bu yarışmacılar, altyazı ile Türkçe mealin verilişi eşliğinde Kur’an’dan çeşitli ayetler, sûreler okurlar. Yanlış olmasın aman, Allah rızası için elbette ! He demin performans sergilediklerini filan söyledim amma haşa, öyle değil, sümme haşa. Bildiğimiz Kur’an tilaveti o. Neyse sonra karşılarındaki 3 kişilik jurimiz önce son derece teknik, meseleye vakıf bir eda ile eleştirilerini yaparlar, ardından da puanlarını verirler. Stüdyodaki temsili “halk” da oylamaya katılır. Programın aralarında bu “pop bülbüllerimiz” ile garnitür babında muhabbetler yapılır, bir yandan da “bakalım hafta birincisi kim olacak !” temalı heyecan dozunu arttıran ara sıcaklar sunulur. Böylece gün birincisi, hafta birincisi, ay birincisi seçilecektir. Falan filan…

Nasıl tanıdık geldi değil mi TRT’nin özgün diye sunduğu format ? Çok bilindik bir formatı aldık yeşile boyadık ve “abra kadabra”, İslamî oldu değil mi ? Hoş, mesele keşke yalnızca format-üslûp meselesi olsa. Hakikaten de herkesi kör alemi sersem mi sanırlar ?

Kur’an-ı Kerim’i salt bir musikî dinleti mertebesine indirgemek müslüman toplumların sıkça içine düştükleri bir hastalık. Mezarlıklarda ölülere okunan bir geleneksel metin, bir dini ritüel enstrümanı haline gelmesi de benzer bir durum. İşin Kuran-ı Kerim’i popüler kültürün bir reyting aracı haline getirmek gibi hayli ucuz, hayli arızalı bir tarafı da var. Yukarıda özetlenen programın Kuran’ın mesajına, Allah’ın kullarına hitabına, ne dediğine ve o Kuran’ın bir yaşamak biçimi olmaklığına fena halde bigâne olduğu açık. Anlam ile herhangi bir temasları yok. Söylemeye insanın dili varmasa da, Kur’an etrafında bir eğlenceliğin döndüğü musiki özellikleri olan bir nesne olarak konumlandırılıyor bu bağlamda. Merkezde (televizyon mecrasındaki uygulaması bu ve benzeri yarışmalar olan) gösteri olmak üzere, bu gösterinin meşrulaştırıcı, cazip hale getirici ve de itirazları peşinen susturucu bir unsuru niteliğinde.

Öte taraftan bırakınız Kur’an’ın muhtevasına/içeriğine/esasına dair bir şey söylemeyi veya sunmayı, tilavetin-güzel okumanın kendisini kutsayan ve kendi başına değerli hale getiren, muhtevayı/içeriği/esası öteleyen, donduran bir etkisi de mevcut bu çerçevenin. Öyle ki neredeyse böylesi bir tilavet anlayışı o kitabın sayfalarının açılmasının, oradaki hitaba muhatap olmanın, ona göre bir hayat inşaa etme çabasının ve anlam arayışının önünde bir perdeye dönüşüyor.

Hee bu arada;

Büyük final Kadir Gecesi’nde. Aman kaçırmayın ki bin aydan hayırlı o gecede en güzel Kur’an’ı kimin okuduğuna şahitlik edin ! Hem kulaklarınızın pası silinir. Eğlenceli olur filan.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Geçmiş Nesilleri İlkel Addetmek – E.F Schumacher

Pazar, 11 Ara 2016 Yorum yapılmamış

Aklı Karışıklar İçin Klavuz kitabının başlangıcında şöyle diyor E.F.Schumacher;



Birkaç yıl önce bir Leningrad gezisi sırasında, nerede olduğumu bulmak için bir haritaya başvurmuş, ama işin içinden çıkamamıştım. Birkaç tane kocaman kilise görüyordum, ancak haritada bunlardan eser yoktu. Sonunda bir rehber imdadıma yetişti: Biz haritalarımızda kiliseleri göstermeyiz. Söylediğinin aksine, çok açık olarak belirtilmiş birini işaret ettim. Bu bir müzedir dedi, bizim yaşayan (ibadete açık) kilise dediklerimizden değil. Sadece yaşayan kiliseleri göstermiyoruz biz. O an bana öyle geldi ki, gözlerimin önünde açıkça seçebildiğim bir çok şeyi göstermeyen haritaların bana sunulduğu ilk durum değildi bu. Bütün okul ve üniversite süresince, bana hayat ve bilgi haritaları sunuldu: üzerinde, en çok önem verdiğim ve hayatıma yön vermede mümkün en büyük etki gibi gördüğüm şeylerden hiç bir iz taşımayan haritalar. Şaşkınlığımın yıllardır eksilmeden sürdüğünü hatırladım; yardım için hiç bir rehber de gelmedi. İdrakimin sıhhatinden şüphe etmeyi bırakıp, haritaların doğruluğundan şüphe etmeye başlayıncaya kadar sürdü bu.

Bana sunulan haritalar, en yakın nesile kadar hemen hemen bütün atalarımın hayatlarını akıldışı inançlara ve saçma hurafelere göre sürdüren acınacak hayalperestler olduğunu söylüyordu. Johann Kepler veya Isaac Newton gibi ünlü bilim adamları bile vakit ve enerjilerinin çoğunu varolmayan şeyler hakkındaki mânâsız araştırmalara harcamışlardı. Tarih boyunca, külliyetli miktarda zor bela kazanılmış servet, muhayyel ilahların onur ve ihtişamı için israf edild. Sadece benim Avrupalı atalarım tarafından değil, bütün toplumlarca, dünyanın her yanında ve bütün çağlarda. Her yerde, görünürde sağlıklı binlerce erkek ve kadın kendilerini tamamen mânâsız sınırlamalara tabi kıldılar, gönüllü oruç tutma gibi; evlenmeme yemini ederek azap çektirdiler kendilerine; vakitlerini kutsal yerlere ziyaretlerle, fantastik ayinlerle, tekrarlanıp duran ibadetlerle, vs. öldürdüler; gerçekliğe sırtlarını döndüler. Bazıları bu aydınlanmış çağda bile hâlâ yapıyorlar bunu! Hepsi bir hiç uğruna, hepsi cehalet ve budalalıktan; bugün, müzelik eşya sayılmaları dışında, hiç biri ciddiye alınmıyor. Nasıl bir hata tarihinden zuhur ettik biz! Her modern çocuğun bütünüyle gerçeksiz ve hayali olduğunu bildiği şeyleri gerçek sayan ne korkunç bir tarih! En yakın zamanlar dışında bütün geçmişimiz, bugün insanların önceki nesillerin tuhaflık ve yetersizlikleri hakkındaki meraklarını tatmin ettikleri müzelere uygundu sadece. Atalarımızın yazdıkları ise, esas olarak kütüphanelerde saklanıp tarihçilerin ve diğer uzmanların inceleyecekleri ve haklarında kitaplar yazacakları kalıntılardı. Geçmişin bilgisi ilginç ve zaman zaman heyecan vericiydi, fakat günün sorunlarıyla başa çıkmayı öğrenmede hiç bir özel değere sahip değildi.

O kadar çok kelimeyle ve şatafatsız ve samimi olmasa da, bütün bunları ve aynı türden daha bir çok şeyi okulda ve üniversitede öğretmişlerdi bana. Açıkça söylenmeyecekti; atalara saygı gösterilmeliydi; gerikalmışlıklan hususunda ellerinden bir şey gelemezdi; çok zorladılar kendilerini ve hatta bazen tehlikeli bir yolla hakikate bayağı yaklaştılar. Zihinlerinin din ile meşguliyeti azgelişmişliklerinin işaretlerinden biriydi sadece, henüz rüşdüne ermeyen insanlar oldukları için şaşırtıcı olmayan bir durum. Şüphesiz bugün de dine bir miktar ilgi vardı ve bu geçmiş dönemlerin ilgisini meşru kılıyordu. Gerçi her tahsilli kişi gerçekte herhangi bir şeyi yaratmaya kadir bir Tanrı olmadığını ve etrafımızdaki şeylerin akılsız bir evrim süreciyle, yani rastlantı ve doğal ayıklanma yoluyla varolduğunu biliyordu; gene de uygun hallerde Tanrı’ya Yaratıcı gözüyle bakmaya müsaade edilebilirdi. Maalesef atalarımız evrimi bilmiyorlardı ve onun için bütün bu hayal ürünü efsaneleri icat etmişlerdi.

(Ernst Friedrich Schumacher – Aklı Karışıklar İçin Klavuz)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kaptan Fantastik – Captain Fantastic

Pazartesi, 28 Kas 2016 Yorum yapılmamış

captain fantastic, kaptan fantastik

[Geniş zaman anlatımın başı]
Ben(Viggo Mortensen) ve altı çocuğu ormanın içinde insanlardan, medeniyetten ve tabî ki moderniteden uzak bir hayat sürmektedirler. Sistemin dışındadırlar. Ben, altı çocuklu bu ailenin hem babası, hem de son derece donanımlı-entelektüel öğretmeni ve lideridir. Ben’in karısı ise şehirdeki bir hastanede bipolar bozukluk tedavisi görmektedir. Fakat gün gelir karısı ölünce ve cenazeye gitmeleri icab edince bu sistem karşıtı düzen sarsılmaya, işler karışmaya ve kendi kurdukları bu hayatın değer yargıları ve düşünce biçimleri ile mevcut toplumunkiler çatışmaya başlar…
[Geniş zaman anlatımın sonu]

Bir filmin vaadi özetinde veya fragmanındadır. Ne alâ mesele, ne alâ hikaye değil mi özetteki ? Acaba bu hakikaten çetrefilli meseleye ne dair ne söylemiş, ne göstermiş, ne imâ etmiş olalar diye meraklanıyor insan.

Sinema dediğinin, ya da daha geniş ifadeyle sanatın büyük kısmı imâdır. İmâ engindir, geniştir. Düşündürür, hissettirir. Zorlar insanı. Her kafada başka resimler çizebilir. Arayışa sevkedebilir. Görünenin ötesini aralayabilir. Doğrudan söylemenin, hele hele doğrudan bir takım çok bilindik, hatta neredeyse sloganik ifadeleri kâfi miktarda karakter, görüntü, ses ve kurgu ile beslemenin ortaya iyi bir film çıkaracağı düşüncesi olsa olsa büyük bir yanılsamadır. El çabukluğudur.

Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Matt Ross‘un yaptığı böyle bir şey. Pat pat söyletiyor herşeyi, pat pat gösteriyor da. Lanet olsun kapitalizme, modernite yerin dibine batsın, Allah belasını versin bu gıda endüstrisinin, eğitiminizin canı cehenneme, olmaz olsun öyle devlet, kahrolsun ABD emperyalizmi, yurtta sulh cihanda sulh ve evet istikbal göklerdedir !

captain-fantastic

Her bir karakter karton. Ne doğruluk timsali, özgürlükçü, otoriter! ve de bilge baba karakteri, ne aristokrat-rahip-burjuva karışımı dede karakteri, ne de hepsi birbirinden allâme ve birbirinden güzel çocuklar sahici. Zoraki ve karikatürize.

Toplumdan bu kadar soyut iken, tecrübe etmediği dünya hakkında derya deniz bilgiyi yutmuş iken, hayatında altı kişiden başkasını görmediği halde ve tek sosyallikleri kan bağı ile bağlı oldukları aileleri iken ve varlığından her bir detayı ile haberdâr oldukları modern hayattan bu kadar uzak iken nasıl bu kadar mutlular ? Doğaya kesin dönüş yaptık ve oldu mu ? Topluyor muyuz bavulları ? Yoksa antidepresan mutluluğu mu bize sunduğun. Az deyivereydin üstat.

Komün hayatı kurmanın baş şartı her türden dini inancı hakim sınıfların uydurduğu masallar olarak yaftalamak mıdır ? Farz mıdır ? Vacip midir ? Yoksa olmasa da olur mu ? Bu dinin peygamberi Chomsky midir ? Geçmiş bütün insanlık birikimini ve o insanların yaşayış, inanış ve düşünüş biçimi “aptallık-cehalet” kalıbı ile açıklamak nasıl bir kafa konforu, nasıl bir ilerlemeci zihindir ? Az bir soluklansaydın birader.

Meskun mahalde anadan doğma dolaşarak ya da altı yaşında bir çocuğun eline pornografik içeriğe sahip bir dergi vererek ya da aynı çocuğu şarap içirererek mi gösteriliyor aydınlanmış ve de özgür düşünce ? Toplumun itiraz edilen değerlerine itiraz etmenin başka güzel, anlamlı yolu yöntemi yok mudur ? Alnının çatından vurmalı mıyız aynı değer yargısına sahip olmadıklarımızı ? Suratına mı tükürmeliyiz ? Az anlatsaydın be mübarek.

Toplumun tabularını yıkıyoruz derken içine düşülen durumun kendisi bir tabu yıkma tabusu olmuyor mu ?

Modern hayatın bütün lanetlerinden, belalarından uzaklaşıp onun her türlü nimetlerinden faydalanmak tezat değil midir ? Modernitenin iyi yanlarını mı alıyoruz reis ?

Son derece özgür, toplumun ve geleneğin kuşatıcı ve zaman zaman baskılayıcı da olabilecek değerlerinden bağımsız ve son derece eğitimli bireyler yetiştirmek iddiasında olan baba (Ben) neden çocukları üzerinde zaman zaman otoriter tutumlar sergilemektedir ? Otoriteyi de geçtik hadi, bu bilge baba kendisine bu kadar bağımlı çocukların tam olarak nesi olmaktadır ? Az bahsetseydin be müdür.

captain fantastic, kaptan fantastik

İnsanlıktan ve toplumdan tamamen uzak, soyut yetiştirilmekte olan bu çocuklar bu şekilde kemâle ermiş midir ? Bu mudur olup olacak şey. Bu çocuklar evlenmeyecekler(ya da çiftleşmek de denebilir) midir, diğer insanlarla kaynaşmayacak mıdırlar, ailelerinden başka ilişki kurdukları kimse olmayacak mıdır ? Bu nasıl bir kapalı ve kısır bir toplum tasarımıdır ? Bu işin oluru nedir ? Az anlatsaydın be hafız.

8 yaşında 6 dil bilen, parçacık fiziğinden haberdar, haklar bildirgesi üzerine yorum geliştirebilecek derecede orantısız entellektüel çocuklarımızın karşısında neden boş gözlerle bakan iki lise öğrencisi var ? Bilge, öğretmen, sporcu, müzisyen, yakışıklı babamızın karşısında neden çok tutucu (kimileri bağnaz diyebilir), anlayışsız, suratsız, merhametsiz ve de paralı bir dede var ? Bu zıtlaştırmanın bizatihi kendisi fena halde modern değil mi ? Az insaf be muhtar.

Fazla uzatmayayım. Bu sığ ve de derin dondurucudan çıkarıldıktan beş dakika sonra tüketime hazır, yavan sistem-düzen eleştirilerinden gına geldiğini söyleyerek bitireyim.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Yazılım Çalışanlarının Fazla Mesai Bildirisi

Pazar, 04 Eyl 2016 Yorum yapılmamış

1.Yazılım geliştirme süreçlerinin doğasında mevcut olan bir fazla mesai yoktur.

2.Yazılım geliştirme süreçlerinde istinaî olarak var olması mâkul ve meşru planlı fazla mesailer; sürüm geçişleri(version updgrade) ve aktarım(migration) gibi öngörülebilir operasyonlar ile canlı uygulamayı ve kullanıcılarını etkileyen, ortadan kaldırılmasında acilîyet olan hataların düzeltilmesi(bugfix) işlemleridir. Bu durumlar haricindeki bir durumu istisna olmanın ötesine taşıyacak hiç bir süreç, yöntem ve yönelim kabul edilemez.

3.İkinci maddede bahsi geçen fazla mesai durumları hiç bir şart ve koşul altında ücretsiz çalışmayı gerektirmez. Yasal fazla mesai ücreti hiç bir şart ve koşul altında ikram, prim veya jest gibi sunulamaz.

4.İkinci maddede bahsi geçen durumlar söz konusu olduğunda yazılım yöneticilerinin, çalışanlarının hayatlarına doğrudan etkisi olan bir fazla mesai kararını onlardan bağımsız ve onlara aldırış etmeden alması veya dayatması yasal mevzuata uydurulabilirse de herhangi bir nezâket kuralı ile bağdaştırılamaz, herhangi bir edep dairesine dahil edilemez.

5.Ücretsiz, tamamen gönüllülük esasına dayalı(!) fazla mesai yapmayı kabul etmeyen yazılım çalışanının bu ahlakî ve de yasal olan tavrı onun aleyhinde bir çeşit yıldırma veyahut da bir çeşit suçluluk duygusu oluşturma aracına dönüştürülemez, özveri eksikliği olarak telâkki edilemez.

6.Yazılım geliştirme süreçlerinde, plana uyulmadığı veya işlerin son tarihe yetiştirilemeyeceği anlaşıldığında başvurulan ilk çıkış yolunun fazla mesai olarak görülmesi kabul edilemez.
Fazla mesai bir sonuçtur. Nedenler;

-İşlerin ve mevcut iş gücünün hakkı ile öngörülememesi, tartılamaması ve planlanamaması,
-Hızlı geliştirme temposunda kalitesinden ödün vermekte beis görülmeyen işlerin sorun yumağı olarak geri dönmesi,
-Müşteriye olmadık vaatler verilmesi,
-Müşteriye birtakım sözler verilirken, işler planlanırken ve takvimlendirilirken fazla mesai fikrinin hep yedekte tutulması,
-Üründe varolmayanın pazarlanması, satılması
-Hem haddin hem de istiap haddinin bilinmemesi,

veya tüm bunları özetleyecek bir diğer ifadeyle “sınırlı kaynaklar ile sınırsız isteklerin karşılanma çabası”dır.

7.Yazılım çalışanları -söylemeye hâcet olmayacak bir şekilde- elbette ki x saat çalıştığında k birim verim alınıyorsa 2x saat çalıştığında 2ķ verim alınan mekanik varlıklar değildirler. Onların da tıpkı diğer insanlar gibi duygusallıkları, acıları, can sıkıntıları, sevinçleri, aşkları, özledikleri eşleri dostları vardır. Onlar da memleketteki veya dünyadaki herhangi elem verici bir hadiseden etkilenebilirler, akşama doğru üzerlerine bir hüzün çökebilir, bahar geldiğinde onlara da bahar gelebilir, hatta bulutlu güneşsiz bir günde verimden epey düşebilirler.

8.Yazılım çalışanlarının toplam iş gücü bir havuzu dolduran musluklar gibi değerlendirilemez. Bir havuzu 2 musluk 10 saatte dolduruyorsa 4 musluk 5 saatte doldurabilir. Zîra muslukların tecrübesinden, teknik kabiliyetinden, iş bilgisinden, özverisinden, motivasyonundan ve insanî bir takım vasıflarından söz edilemez. Aynı zamanda bu muslukların birbirleri ile uyumundan, doğru iletişiminden, yardımlaşmasından ve birbirine destek olmasından da bahsedilemez. Onlar musluktur. Yazılım çalışanları değil.

9.Altıncı, yedinci ve sekizinci maddede kabaca belirtilen hususların dikkate alınmadığı her plan aksamak, her takvim gecikmek ve fazla mesai sarmalını yeniden üretmek durumundadır. Aynı zamanda ve çok daha önemli olarak, bu durumun yılgın, huzursuz ve elinden geleni yapma niyeti ile gayreti sekteye uğramış çalışanlarla neticelenmesi kaçınılmazdır.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail