Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması !

Cumartesi, 03 Haz 2017 4 yorum

Bir yazıda daha aynı misâli vermiştim. Maalesef yine neresinden tutsan elinde kalan, neresini düzelteceğini bilemediğin bir vaka ile karşı karşıyayız.

Adamın biri etrafındakilere kurban meselesini şöyle anlatıyormuş;

Hz.Musa Allah’a dua etmiş. “Ya Rabbi, bana bir kız evlat bahşedersen onu sana kurban edeyim”. Bir zaman sonra Hz.Musa’nın bir kızı olmuş, adını Ayşe koymuş. Çocuğun kurban edileceği zaman gelince Hz.Musa bıçağı yavrucağın boynuna dayamış. Tam kesecekken Azrail gökten elinde bir keçiyle gelmiş…

Hikâyenin tam bu noktasında dinleyenlerden biri artık dayanamamış : “Ben bunun neresini düzelteyim ? Hz.Musa değil Hz.İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, keçi değil koç !”

Başlıkta adı geçen program, TRT’nin bu Ramazan ayında ekranlara sunduğu yeni “yarışma programıdır”. Veya diğer bir ifade ile Ramazanı festival sanan zihniyetin son eseridir. Tecavüze uğramış zihinlerini yeşil ile boyadıklarında yaptıklarının meşrulaştığı, İslamî bir temele oturduğu ve bu şekilde müslüman kalabilecekleri vehminde olanların son zihin bükme çabası da denebilir.

(Şunu da arada belirteyim olası yanlış anlaşılmalar için. Kur’an’ın edebî veya musikî bir değer taşımadığını söylemiyorum. Söylenenler katiyetle Kur’an okumanın kendisi ile ilgili değildir. Bir başka hissediş ile, bir başka anlama biçimiyle, dilsel karşılık bulmadan da okunabilir Kur’an. Mesele bu ve benzer programlar aracılığı ile kamusal-toplumsal alanda ortaya konan çerçevedir. İndirgemeci, popülist, gaflet ve dalâlet içinde olan zihniyettir sorun olan.)

Çeşitli şehirlerden gelen yarışmacılar şatafatlı bir yapımın, şatafatlı stüdyosuna gelirler. “Performanslarını sergilemeden” önce bu yarışmacıların hayatlarından kesitler filan da gösterilir. Kendileriyle hoş beş edilir. “Pop bülbül” bizden biridir, sıkıntı yok. Sonra bu yarışmacılar, altyazı ile Türkçe mealin verilişi eşliğinde Kur’an’dan çeşitli ayetler, sûreler okurlar. Yanlış olmasın aman, Allah rızası için elbette ! He demin performans sergilediklerini filan söyledim amma haşa, öyle değil, sümme haşa. Bildiğimiz Kur’an tilaveti o. Neyse sonra karşılarındaki 3 kişilik jurimiz önce son derece teknik, meseleye vakıf bir eda ile eleştirilerini yaparlar, ardından da puanlarını verirler. Stüdyodaki temsili “halk” da oylamaya katılır. Programın aralarında bu “pop bülbüllerimiz” ile garnitür babında muhabbetler yapılır, bir yandan da “bakalım hafta birincisi kim olacak !” temalı heyecan dozunu arttıran ara sıcaklar sunulur. Böylece gün birincisi, hafta birincisi, ay birincisi seçilecektir. Falan filan…

Nasıl tanıdık geldi değil mi TRT’nin özgün diye sunduğu format ? Çok bilindik bir formatı aldık yeşile boyadık ve “abra kadabra”, İslamî oldu değil mi ? Hoş, mesele keşke yalnızca format-üslûp meselesi olsa. Hakikaten de herkesi kör alemi sersem mi sanırlar ?

Kur’an-ı Kerim’i salt bir musikî dinleti mertebesine indirgemek müslüman toplumların sıkça içine düştükleri bir hastalık. Mezarlıklarda ölülere okunan bir geleneksel metin, bir dini ritüel enstrümanı haline gelmesi de benzer bir durum. İşin Kuran-ı Kerim’i popüler kültürün bir reyting aracı haline getirmek gibi hayli ucuz, hayli arızalı bir tarafı da var. Yukarıda özetlenen programın Kuran’ın mesajına, Allah’ın kullarına hitabına, ne dediğine ve o Kuran’ın bir yaşamak biçimi olmaklığına fena halde bigâne olduğu açık. Anlam ile herhangi bir temasları yok. Söylemeye insanın dili varmasa da, Kur’an etrafında bir eğlenceliğin döndüğü musiki özellikleri olan bir nesne olarak konumlandırılıyor bu bağlamda. Merkezde (televizyon mecrasındaki uygulaması bu ve benzeri yarışmalar olan) gösteri olmak üzere, bu gösterinin meşrulaştırıcı, cazip hale getirici ve de itirazları peşinen susturucu bir unsuru niteliğinde.

Öte taraftan bırakınız Kur’an’ın muhtevasına/içeriğine/esasına dair bir şey söylemeyi veya sunmayı, tilavetin-güzel okumanın kendisini kutsayan ve kendi başına değerli hale getiren, muhtevayı/içeriği/esası öteleyen, donduran bir etkisi de mevcut bu çerçevenin. Öyle ki neredeyse böylesi bir tilavet anlayışı o kitabın sayfalarının açılmasının, oradaki hitaba muhatap olmanın, ona göre bir hayat inşaa etme çabasının ve anlam arayışının önünde bir perdeye dönüşüyor.

Hee bu arada;

Büyük final Kadir Gecesi’nde. Aman kaçırmayın ki bin aydan hayırlı o gecede en güzel Kur’an’ı kimin okuduğuna şahitlik edin ! Hem kulaklarınızın pası silinir. Eğlenceli olur filan.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Geçmiş Nesilleri İlkel Addetmek – E.F Schumacher

Pazar, 11 Ara 2016 Yorum yapılmamış

Aklı Karışıklar İçin Klavuz kitabının başlangıcında şöyle diyor E.F.Schumacher;



Birkaç yıl önce bir Leningrad gezisi sırasında, nerede olduğumu bulmak için bir haritaya başvurmuş, ama işin içinden çıkamamıştım. Birkaç tane kocaman kilise görüyordum, ancak haritada bunlardan eser yoktu. Sonunda bir rehber imdadıma yetişti: Biz haritalarımızda kiliseleri göstermeyiz. Söylediğinin aksine, çok açık olarak belirtilmiş birini işaret ettim. Bu bir müzedir dedi, bizim yaşayan (ibadete açık) kilise dediklerimizden değil. Sadece yaşayan kiliseleri göstermiyoruz biz. O an bana öyle geldi ki, gözlerimin önünde açıkça seçebildiğim bir çok şeyi göstermeyen haritaların bana sunulduğu ilk durum değildi bu. Bütün okul ve üniversite süresince, bana hayat ve bilgi haritaları sunuldu: üzerinde, en çok önem verdiğim ve hayatıma yön vermede mümkün en büyük etki gibi gördüğüm şeylerden hiç bir iz taşımayan haritalar. Şaşkınlığımın yıllardır eksilmeden sürdüğünü hatırladım; yardım için hiç bir rehber de gelmedi. İdrakimin sıhhatinden şüphe etmeyi bırakıp, haritaların doğruluğundan şüphe etmeye başlayıncaya kadar sürdü bu.

Bana sunulan haritalar, en yakın nesile kadar hemen hemen bütün atalarımın hayatlarını akıldışı inançlara ve saçma hurafelere göre sürdüren acınacak hayalperestler olduğunu söylüyordu. Johann Kepler veya Isaac Newton gibi ünlü bilim adamları bile vakit ve enerjilerinin çoğunu varolmayan şeyler hakkındaki mânâsız araştırmalara harcamışlardı. Tarih boyunca, külliyetli miktarda zor bela kazanılmış servet, muhayyel ilahların onur ve ihtişamı için israf edild. Sadece benim Avrupalı atalarım tarafından değil, bütün toplumlarca, dünyanın her yanında ve bütün çağlarda. Her yerde, görünürde sağlıklı binlerce erkek ve kadın kendilerini tamamen mânâsız sınırlamalara tabi kıldılar, gönüllü oruç tutma gibi; evlenmeme yemini ederek azap çektirdiler kendilerine; vakitlerini kutsal yerlere ziyaretlerle, fantastik ayinlerle, tekrarlanıp duran ibadetlerle, vs. öldürdüler; gerçekliğe sırtlarını döndüler. Bazıları bu aydınlanmış çağda bile hâlâ yapıyorlar bunu! Hepsi bir hiç uğruna, hepsi cehalet ve budalalıktan; bugün, müzelik eşya sayılmaları dışında, hiç biri ciddiye alınmıyor. Nasıl bir hata tarihinden zuhur ettik biz! Her modern çocuğun bütünüyle gerçeksiz ve hayali olduğunu bildiği şeyleri gerçek sayan ne korkunç bir tarih! En yakın zamanlar dışında bütün geçmişimiz, bugün insanların önceki nesillerin tuhaflık ve yetersizlikleri hakkındaki meraklarını tatmin ettikleri müzelere uygundu sadece. Atalarımızın yazdıkları ise, esas olarak kütüphanelerde saklanıp tarihçilerin ve diğer uzmanların inceleyecekleri ve haklarında kitaplar yazacakları kalıntılardı. Geçmişin bilgisi ilginç ve zaman zaman heyecan vericiydi, fakat günün sorunlarıyla başa çıkmayı öğrenmede hiç bir özel değere sahip değildi.

O kadar çok kelimeyle ve şatafatsız ve samimi olmasa da, bütün bunları ve aynı türden daha bir çok şeyi okulda ve üniversitede öğretmişlerdi bana. Açıkça söylenmeyecekti; atalara saygı gösterilmeliydi; gerikalmışlıklan hususunda ellerinden bir şey gelemezdi; çok zorladılar kendilerini ve hatta bazen tehlikeli bir yolla hakikate bayağı yaklaştılar. Zihinlerinin din ile meşguliyeti azgelişmişliklerinin işaretlerinden biriydi sadece, henüz rüşdüne ermeyen insanlar oldukları için şaşırtıcı olmayan bir durum. Şüphesiz bugün de dine bir miktar ilgi vardı ve bu geçmiş dönemlerin ilgisini meşru kılıyordu. Gerçi her tahsilli kişi gerçekte herhangi bir şeyi yaratmaya kadir bir Tanrı olmadığını ve etrafımızdaki şeylerin akılsız bir evrim süreciyle, yani rastlantı ve doğal ayıklanma yoluyla varolduğunu biliyordu; gene de uygun hallerde Tanrı’ya Yaratıcı gözüyle bakmaya müsaade edilebilirdi. Maalesef atalarımız evrimi bilmiyorlardı ve onun için bütün bu hayal ürünü efsaneleri icat etmişlerdi.

(Ernst Friedrich Schumacher – Aklı Karışıklar İçin Klavuz)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kaptan Fantastik – Captain Fantastic

Pazartesi, 28 Kas 2016 Yorum yapılmamış

captain fantastic, kaptan fantastik

[Geniş zaman anlatımın başı]
Ben(Viggo Mortensen) ve altı çocuğu ormanın içinde insanlardan, medeniyetten ve tabî ki moderniteden uzak bir hayat sürmektedirler. Sistemin dışındadırlar. Ben, altı çocuklu bu ailenin hem babası, hem de son derece donanımlı-entelektüel öğretmeni ve lideridir. Ben’in karısı ise şehirdeki bir hastanede bipolar bozukluk tedavisi görmektedir. Fakat gün gelir karısı ölünce ve cenazeye gitmeleri icab edince bu sistem karşıtı düzen sarsılmaya, işler karışmaya ve kendi kurdukları bu hayatın değer yargıları ve düşünce biçimleri ile mevcut toplumunkiler çatışmaya başlar…
[Geniş zaman anlatımın sonu]

Bir filmin vaadi özetinde veya fragmanındadır. Ne alâ mesele, ne alâ hikaye değil mi özetteki ? Acaba bu hakikaten çetrefilli meseleye ne dair ne söylemiş, ne göstermiş, ne imâ etmiş olalar diye meraklanıyor insan.

Sinema dediğinin, ya da daha geniş ifadeyle sanatın büyük kısmı imâdır. İmâ engindir, geniştir. Düşündürür, hissettirir. Zorlar insanı. Her kafada başka resimler çizebilir. Arayışa sevkedebilir. Görünenin ötesini aralayabilir. Doğrudan söylemenin, hele hele doğrudan bir takım çok bilindik, hatta neredeyse sloganik ifadeleri kâfi miktarda karakter, görüntü, ses ve kurgu ile beslemenin ortaya iyi bir film çıkaracağı düşüncesi olsa olsa büyük bir yanılsamadır. El çabukluğudur.

Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Matt Ross‘un yaptığı böyle bir şey. Pat pat söyletiyor herşeyi, pat pat gösteriyor da. Lanet olsun kapitalizme, modernite yerin dibine batsın, Allah belasını versin bu gıda endüstrisinin, eğitiminizin canı cehenneme, olmaz olsun öyle devlet, kahrolsun ABD emperyalizmi, yurtta sulh cihanda sulh ve evet istikbal göklerdedir !

captain-fantastic

Her bir karakter karton. Ne doğruluk timsali, özgürlükçü, otoriter! ve de bilge baba karakteri, ne aristokrat-rahip-burjuva karışımı dede karakteri, ne de hepsi birbirinden allâme ve birbirinden güzel çocuklar sahici. Zoraki ve karikatürize.

Toplumdan bu kadar soyut iken, tecrübe etmediği dünya hakkında derya deniz bilgiyi yutmuş iken, hayatında altı kişiden başkasını görmediği halde ve tek sosyallikleri kan bağı ile bağlı oldukları aileleri iken ve varlığından her bir detayı ile haberdâr oldukları modern hayattan bu kadar uzak iken nasıl bu kadar mutlular ? Doğaya kesin dönüş yaptık ve oldu mu ? Topluyor muyuz bavulları ? Yoksa antidepresan mutluluğu mu bize sunduğun. Az deyivereydin üstat.

Komün hayatı kurmanın baş şartı her türden dini inancı hakim sınıfların uydurduğu masallar olarak yaftalamak mıdır ? Farz mıdır ? Vacip midir ? Yoksa olmasa da olur mu ? Bu dinin peygamberi Chomsky midir ? Geçmiş bütün insanlık birikimini ve o insanların yaşayış, inanış ve düşünüş biçimi “aptallık-cehalet” kalıbı ile açıklamak nasıl bir kafa konforu, nasıl bir ilerlemeci zihindir ? Az bir soluklansaydın birader.

Meskun mahalde anadan doğma dolaşarak ya da altı yaşında bir çocuğun eline pornografik içeriğe sahip bir dergi vererek ya da aynı çocuğu şarap içirererek mi gösteriliyor aydınlanmış ve de özgür düşünce ? Toplumun itiraz edilen değerlerine itiraz etmenin başka güzel, anlamlı yolu yöntemi yok mudur ? Alnının çatından vurmalı mıyız aynı değer yargısına sahip olmadıklarımızı ? Suratına mı tükürmeliyiz ? Az anlatsaydın be mübarek.

Toplumun tabularını yıkıyoruz derken içine düşülen durumun kendisi bir tabu yıkma tabusu olmuyor mu ?

Modern hayatın bütün lanetlerinden, belalarından uzaklaşıp onun her türlü nimetlerinden faydalanmak tezat değil midir ? Modernitenin iyi yanlarını mı alıyoruz reis ?

Son derece özgür, toplumun ve geleneğin kuşatıcı ve zaman zaman baskılayıcı da olabilecek değerlerinden bağımsız ve son derece eğitimli bireyler yetiştirmek iddiasında olan baba (Ben) neden çocukları üzerinde zaman zaman otoriter tutumlar sergilemektedir ? Otoriteyi de geçtik hadi, bu bilge baba kendisine bu kadar bağımlı çocukların tam olarak nesi olmaktadır ? Az bahsetseydin be müdür.

captain fantastic, kaptan fantastik

İnsanlıktan ve toplumdan tamamen uzak, soyut yetiştirilmekte olan bu çocuklar bu şekilde kemâle ermiş midir ? Bu mudur olup olacak şey. Bu çocuklar evlenmeyecekler(ya da çiftleşmek de denebilir) midir, diğer insanlarla kaynaşmayacak mıdırlar, ailelerinden başka ilişki kurdukları kimse olmayacak mıdır ? Bu nasıl bir kapalı ve kısır bir toplum tasarımıdır ? Bu işin oluru nedir ? Az anlatsaydın be hafız.

8 yaşında 6 dil bilen, parçacık fiziğinden haberdar, haklar bildirgesi üzerine yorum geliştirebilecek derecede orantısız entellektüel çocuklarımızın karşısında neden boş gözlerle bakan iki lise öğrencisi var ? Bilge, öğretmen, sporcu, müzisyen, yakışıklı babamızın karşısında neden çok tutucu (kimileri bağnaz diyebilir), anlayışsız, suratsız, merhametsiz ve de paralı bir dede var ? Bu zıtlaştırmanın bizatihi kendisi fena halde modern değil mi ? Az insaf be muhtar.

Fazla uzatmayayım. Bu sığ ve de derin dondurucudan çıkarıldıktan beş dakika sonra tüketime hazır, yavan sistem-düzen eleştirilerinden gına geldiğini söyleyerek bitireyim.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Yazılım Çalışanlarının Fazla Mesai Bildirisi

Pazar, 04 Eyl 2016 Yorum yapılmamış

1.Yazılım geliştirme süreçlerinin doğasında mevcut olan bir fazla mesai yoktur.

2.Yazılım geliştirme süreçlerinde istinaî olarak var olması mâkul ve meşru planlı fazla mesailer; sürüm geçişleri(version updgrade) ve aktarım(migration) gibi öngörülebilir operasyonlar ile canlı uygulamayı ve kullanıcılarını etkileyen, ortadan kaldırılmasında acilîyet olan hataların düzeltilmesi(bugfix) işlemleridir. Bu durumlar haricindeki bir durumu istisna olmanın ötesine taşıyacak hiç bir süreç, yöntem ve yönelim kabul edilemez.

3.İkinci maddede bahsi geçen fazla mesai durumları hiç bir şart ve koşul altında ücretsiz çalışmayı gerektirmez. Yasal fazla mesai ücreti hiç bir şart ve koşul altında ikram, prim veya jest gibi sunulamaz.

4.İkinci maddede bahsi geçen durumlar söz konusu olduğunda yazılım yöneticilerinin, çalışanlarının hayatlarına doğrudan etkisi olan bir fazla mesai kararını onlardan bağımsız ve onlara aldırış etmeden alması veya dayatması yasal mevzuata uydurulabilirse de herhangi bir nezâket kuralı ile bağdaştırılamaz, herhangi bir edep dairesine dahil edilemez.

5.Ücretsiz, tamamen gönüllülük esasına dayalı(!) fazla mesai yapmayı kabul etmeyen yazılım çalışanının bu ahlakî ve de yasal olan tavrı onun aleyhinde bir çeşit yıldırma veyahut da bir çeşit suçluluk duygusu oluşturma aracına dönüştürülemez, özveri eksikliği olarak telâkki edilemez.

6.Yazılım geliştirme süreçlerinde, plana uyulmadığı veya işlerin son tarihe yetiştirilemeyeceği anlaşıldığında başvurulan ilk çıkış yolunun fazla mesai olarak görülmesi kabul edilemez.
Fazla mesai bir sonuçtur. Nedenler;

-İşlerin ve mevcut iş gücünün hakkı ile öngörülememesi, tartılamaması ve planlanamaması,
-Hızlı geliştirme temposunda kalitesinden ödün vermekte beis görülmeyen işlerin sorun yumağı olarak geri dönmesi,
-Müşteriye olmadık vaatler verilmesi,
-Müşteriye birtakım sözler verilirken, işler planlanırken ve takvimlendirilirken fazla mesai fikrinin hep yedekte tutulması,
-Üründe varolmayanın pazarlanması, satılması
-Hem haddin hem de istiap haddinin bilinmemesi,

veya tüm bunları özetleyecek bir diğer ifadeyle “sınırlı kaynaklar ile sınırsız isteklerin karşılanma çabası”dır.

7.Yazılım çalışanları -söylemeye hâcet olmayacak bir şekilde- elbette ki x saat çalıştığında k birim verim alınıyorsa 2x saat çalıştığında 2ķ verim alınan mekanik varlıklar değildirler. Onların da tıpkı diğer insanlar gibi duygusallıkları, acıları, can sıkıntıları, sevinçleri, aşkları, özledikleri eşleri dostları vardır. Onlar da memleketteki veya dünyadaki herhangi elem verici bir hadiseden etkilenebilirler, akşama doğru üzerlerine bir hüzün çökebilir, bahar geldiğinde onlara da bahar gelebilir, hatta bulutlu güneşsiz bir günde verimden epey düşebilirler.

8.Yazılım çalışanlarının toplam iş gücü bir havuzu dolduran musluklar gibi değerlendirilemez. Bir havuzu 2 musluk 10 saatte dolduruyorsa 4 musluk 5 saatte doldurabilir. Zîra muslukların tecrübesinden, teknik kabiliyetinden, iş bilgisinden, özverisinden, motivasyonundan ve insanî bir takım vasıflarından söz edilemez. Aynı zamanda bu muslukların birbirleri ile uyumundan, doğru iletişiminden, yardımlaşmasından ve birbirine destek olmasından da bahsedilemez. Onlar musluktur. Yazılım çalışanları değil.

9.Altıncı, yedinci ve sekizinci maddede kabaca belirtilen hususların dikkate alınmadığı her plan aksamak, her takvim gecikmek ve fazla mesai sarmalını yeniden üretmek durumundadır. Aynı zamanda ve çok daha önemli olarak, bu durumun yılgın, huzursuz ve elinden geleni yapma niyeti ile gayreti sekteye uğramış çalışanlarla neticelenmesi kaçınılmazdır.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kasıtlı/Planlı Eskitme – Planned Obsolescence

Çarşamba, 06 Tem 2016 3 yorum

“Yahu bu elektronik eşya, dayanıklı(!) eşya üreticileri kasıtlı olarak mı belirli bir ömre sahip ürünler geliştiriyorlar ?” sorusu bir çoğumuzun sorduğu bir sorudur. Hele ki akıllı cep telefonu ömürlerinin 1-2 seneyi geçmediği, bizzat tanığı ve mağduru olduğumuz bir çok benzer ürün-eşya-araç-gereç sayesinde yaygınlaşan bu şüpheler, şüphe olmaktan çıkıp kanâat haline gelmiştir.

İşte Türkçeye kasıtlı, tasarlanmış veya planlı eskitme gibilerinden çevirilebilecek olan “Planned Obsolescence” kavramı tam da bu duruma karşılık geliyor. Örnek olarak üretilen ilk ampüller verilir. Ömürleri 2500 saat olan bu ampüller, 1940 yılında ampül üreticilerinin (ampül karteli de denebilir) beraberce almış oldukları bir kararla 1000 saate düşürülür.

Bir örnek de 1950’li yıllarda üretilen ilk naylon çoraplardan gelsin. Üretici firmanın naylon çorapları kadınlar tarafından çok beğenilir ve neredeyse ömür boyu giyilebilir çoraplardır bunlar. Hatta o kadar ki sağlamlığını göstermek için reklamlarında araba çektirilir filan. Satışlar da iyidir. Lâkin kısa süre sonra üretici firmanın tespit edeceği üzere, uzun vadede bu kadar dayanıklı bir çorap pek de kârlı değildir. Ömrü boyunca 50 çorap satın alan bir kadın, ömrü boyunca 5 çorap satın alan bir kadından elbette ki yeğdir. Firma, mühendislerinden çorabı daha kısa sürede işe yaramaz hale gelecek şekilde yeniden tasarlamalarını ister. Mühendisler tasarımı değiştirirler ve firma çabucak kaçan çoraplar üretmeye başlar.

Bunlar pek tabi olarak müşterinin çok daha kısa aralıklarla ürünü satın alması ve elbette ki çok daha fazla kâr demek. Yeninin çabuk eskimesi, eskinin lanetlenmesi ve yeninin kutsanması. Kapitalizmin kendini yeniden ve yeniden üreten çarklarına hoşgeldiniz…

Örnekler çok. Yazıcısından, televizyonuna, arabasından, moda tasarımı ürünlere varana dek.

Meseleyi, madem bu kadar çok üretebiliyoruz, neden daha çok tükettirmeyelim şeklinde özetleyebiliriz sanırım.

Bir giriş yapayım dedim. Konuyla ilgili internette bir çok video, döküman, makale bulunuyor. Mesela şurada Türkçe bir video bulunuyor. Bir de belgesel var “The Light Bulb Conspiracy” adında.

Dipnot : Planlı eskitme kavramının tamamen olumsuz olmadığını, aksine yeniliğe, ilerlemeye ve gelişime sağladığı katkıları bulunduğunu, istihdamı arttırıcı etkisinin olduğunu söyleyen ve kavramı rasyonelleştirenler mevcut. Zihnini mevcut düzene kiralamış bu gibi zombilere karşı ihtiyatlı olmak gerek.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Bilmem Kaçıncı Pazar Anneme Hediye Almadığım !

Cumartesi, 14 May 2016 Yorum yapılmamış

Her Mayıs’ın ikinci Pazar’ı annelerimizin, her Haziran’ın üçüncü Pazar’ı da babalarımızın günü. Ama Pazar. Mümkünse Pazar olsun. Öyle 8 Mart, 1 Mayıs, 1 Nisan, 30 Ağustos gibi Salı’ya, Perşembe’ye, Pazartesi’ye filan denk gelmesi mümkün olan bir tarih olmasın yahu. İlla da Pazar olsun. Hediyelik bir şeyler alırsınız. İçinizden gelip gelmemesi, gönlünüzün o günkü coşkusu ve halet-i ruhiyeniz bizi bağlamaz, alın.

“Toplu halde hediye almak da nedir ulan, ayin mi, ritüel mi, ibadet mi bu, bütün dünya halkları olarak günah mı çıkarıyoruz” demeyin izah ederiz bir ara, siz en iyisi fedakâr, şefkatli, cefakâr, sevgi dolu annenize hediye almak için en yakın mağazamıza uğrayın.

“Yahu bu kadar da anne, anne ya da işte baba, baba diye ortalığı ayağa kaldırmasak mı diyorum, hani üzeceklerimiz, yarasına tuz basacaklarımız, yangınına benzin dökeceklerimiz olabilir” demeyin, zîra işaret ettiğiniz yetimler ve öksüzler ön görülebilir zararlarımız arasında.

“Benim babam diğer babalarla aynı ticari kategoriye girmez ulan, babama olan sevgimi, saygımı, zaafımı metalaştıramazsınız, hele hele babamı bu hain tuzaklarınızla mahsun edemezsiniz” demeyin, neme lazım insan sonuçta bekler, siz en iyisimi dağ gibi adama, canınız babanıza bir şeyler alın.

“Anneye hediye alınan gün biraz tuhaf gelmiyor mu kulağa ? Hem hediye alıp almayacağımı veya alacaksam da o günü sizin o doymak bilmez kapitalist iştahınız belirleyemez ulan. Hee bak bir de o cafcaflı anne güzellemeleriniz var ya, onlar tam olarak nereye nişan alıyor la ?” demeyin, rica ediyoruz çirkinleşmeden en az anneniz kadar biricik, bir tek ona layık bilmem ne markalı ütümüzden, tenceremden, yüzüğümüzden, telefonumuzdan olmadı ayakkabımızdan filan alınız.

“Annemize, babamıza hediye almayı sizden öğrenecek değiliz ! Sevindirmesini, gönlünü hoş etmesini, yeri geldiğinde hakîkatli bir çam sakızı çoban armağanı almasını da iyi biliriz” demeyin. Bakın herkes alıyor, siz almazsanız olur mu şimdi. Kadının gönlü incinir. Hem konu komşu ne der sonra ?

“Yahu hepsini anladık da bu ütü, tencere, çamaşır makinesi, süpürge filan ne ayak ? Onlar hane halkının ortak hizmeti için var değiller mi ? Anneye öyle hediye mi olur ? Tam olarak ne mesaj veriyoruz ?” filan derseniz darılırız. Ne yani sizin anneniz elektrikli süpürgelerin en iyisine layık değil mi ?

Anneler ve babalar gününün neden illa da bilmem kaçıncı Pazar oluşunun nedeni izaha muhtaç olmayacak kadar aşikâr. Kendi dinî bağlamından koparılmış Noel’in hali ortada zaten. Neyse meseleye dönecek olursak;

İslam öncesi Arap toplumunda Kamerî takvime 3 yılda bir olmak üzere 1 ay eklenerek ayların yerleri sabitlenir, aylar Hicrî takvimde olduğu gibi yılın mevsimleri arasında dolaşmaz, en fazla 1 aylık oynamalar olurdu. Bu duruma nesî ismi verilirdi. İslam Ansiklopedisi’ne göre nesî uygulaması genel gözlemde olduğu gibi sabit bir takvim oluşturmak amacıyla değil, hac ve hac ile bağlantılı panayırların yılın belirli ve uygun bir mevsiminde icra edilmesi amacını taşımaktaydı.

İşte bu uygulama da Kâbe’nin önünde cereyan ediyordu. Ve takvim bakanı, -buna nasi deniyordu- Kâbe’nin kapısında, yardımcısı da (hâtim) yanında duruyordu. Nasi şöyle bağırıyordu: “Ben, hiç bir zaman sözüne tecavüz edilmeyen değil miyim?”. Yardımcısı da onun sözünü tekrar ediyordu. Orada bulunanlar da “Senin sözüne hiç bir zaman tecavüz olunmayacak, onu kabul ediyoruz” diyorlardı. Bundan sonra nasi şöyle bağırıyordu: “Önümüzdeki sene, nesî hadisesi olacak ve Muharrem ayı Zilhicce’den hemen sonra değil bir ay sonra gelecektir”.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Gerçek İslam Bu Değil !

Cumartesi, 20 Şub 2016 Yorum yapılmamış

İmam elindeki kağıttan okuduklarının mahiyetine vâkıftı aslında. Lâkin kısa aralıklarla kâğıda bakması gerektiği için ses tonunu bir türlü denkleştiremiyordu. Kağıda bakmadan kendi hissîyâtını ve fikrîyatını da dahil edebildiği her cümlede cemaat üzerindeki etkisi belirginleşiyor, kendisi de daha bir coşku saçıyordu. Modern dünyada İslam’ın algılanış ve sunuluş biçimine itirazın dile getirildiği hutbede tema “gerçek İslam bu değil” idi. Vakitlerden “İslam terörü lanetler” idi, saat tam olarak “İslam barış dinidir” i gösteriyordu.

Uzun zamandır cemaatin bu kadar can kulağıyla dinlediği bir hutbe hatırlamıyordum. Müslümanların duygularına tercüman oluyordu sanırsam. “Heh ağzına sağlık be hoca”, “tabi canım İslam barış dini zaten”, “bu hutbe sana gelsin ey Batı !” bakışları yükseliyordu kubbe altında.

Bir büyük ezilmişliktir yaşadığımız. Büyük savunmadır. Büyük savrulmadır. İşaret parmaklarının kendisini gösterdiği masum sanığın yüzünün kızarmasıdır. İslamın ne olduğundan bihaber modern dünyanın ve onun değerlerinin ithamları karşısında düştüğümüz hâl içler acısıdır. İslamı allayıp pullayarak kâh sosyalist-devrimci tonlarda, kâh hümanist tonlarda, kâh salt bir ahlâk öğretisiymişcesine sunma çabamızın zaman zaman iftiraya dönüşme ihtimali her daim mevcuttur. İslamın kimseye şirin gözükmek derdi yoktur. İslam ne ise odur. Modern dünyanın 20.yüzyılda makyajı artık iyice akmış değerleri baz alınarak yapılan İslam’a dair değerlendirmeler bir bumerang gibi gönderildiği yere döndürülmelidir oysa. İslam’ın bu düzenin ortaya çıkardığı dertlere, yine bu düzenin düşünme, eyleme biçimine münasip ve bu düzenle el sıkışarak bir derman olmak iddiası da yoktur.

İslam’ın kendi insanı, kendi dünyası, kendi tasavvurları, kendi varoluş ve kavrayış biçimleri vardır. Kapitalist-liberalist düzenin meselelerinin ihalesini İslam’a yıkmak hiç bir şey değilse mantık tutulmasıdır. Mevcut savaşların, terör eylemlerinin, göçlerin, adaletsizliğin, sömürülerin, insanlık felaketlerinin ve buhranlarının sanığı, başlatıcı ve yaygınlaştırıcı faili İslam değildir. Kimseye özür borçlu değiliz, kimseye masumiyetimizi ispat etmek durumunda değiliz. Aksine bu mahkemeyi ve bu yargıcı ve bu savcıyı ve böylesi avukatlığı reddetmeliyiz.

Müslümanların üzerlerine sinmiş, yapışmış bu cıvık savunmacı dilden tez elden kurtulmaları gerek. Modern dünyanın değerleri ile İslam’ın değerlerinin uyuşmayacağını, uzlaşamayacağını kavramak ve hiç değilse söylem ve fikir düzleminde bu melezleştirme hareketine karşı durmaları gerek. Batı’nın tanım değerleri sahasında İslam’ın değerlerinin bir yere tekabül edemeyeceğini, bu tekabülsüzlükten dolayı Batı’nın İslam’ı her şart ve koşul altında öcüleştireceğini, “zencileştireceğini” akıldan çıkarmamak gerek. İslam’ın en temel naslarını dahi birilerine şirin göstereceğiz, hediye paketi edeceğiz diye yontmaya, yozlaştırmaya meyletmemiz an meselesidir bu zihin dünyasıyla. Allah muhâfaza…

Ilımlı İslam söylemi ise soğuk savaş sonrası ortaya atılmış, iddialarından, diriliş fikrinden ve kendi tasavvurlarından vazgeçmiş, teslim olmuş ve tehlike arzetmeyen, kültürel bir öğe haline dönüşmüş bir din tanımıdır. Bu tanım da müslümanlara veya bu dinin sahibine ait değildir. Ötelerden birilerinin ulusal güvenliklerine tehdit olarak algıladığı bir dine, protestan bir çehre nakli yapmak çabasıdır. Her kim ki bu dinin başına bir ek-sıfat(anti kapitalist, sosyalist, liberal, ılımlı, radikal) yapıştırma çabası içerisindedir, biline ki o kişi pazarlama işine girişmiştir, komisyon almaktardır bu satıştan. Umar ki efendisi bildiklerinden itibar bağışlansın, “bizden biri” payeleri verilsin kendisine.

NOT: Özellikle belirtmek durumunda kalmak istemezdim elbet. Lakin yine de belirteyim Batı şeytan değildir. Batı batıdır.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail