Bir Yağmur Sonrası Gurbet İlde Akşam (Zaman)

Roger Garaudy der ki;

Şiirde, ne muhakeme(akıl yürütme) yoluyla ne de benzetmeyle daha önce var olan öğelerin yeni bir birleşimi olamayacak bir şey ortaya çıktığında;

bilim ya da yöntemlerde, geçmişin bir uzantısı ya da düzenlemnesi olmayan bir şey göründüğünde;

sevgide, tabiattaki ya da insandaki içgüdülerin, sahiplenmelerin, bencilliklerin hiçbiriyle ilintisi bulunmayan bir özveriye rastlandığında;

tarihte, eski çatışmaların sonucu, onlar ya da onlardan devralınmış benzerlerinin gereği olmayan bir proje geliştiğinde;

işte o zamanda, insanoğlu sadece tarihte Allah’n kendini gösterdiğine ve yükseği alçağa indirgeme eğilimini tersine çevirdiğine şahit olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi hayatında ve ortak tarihte yepyeni olanın -sanki kendisi nihâi kaynamış gibi- kendisine(insan) döndüğünü görür.

İşte Garaudy’nin “Şiirde, ne muhakeme(akıl yürütme) yoluyla ne de benzetmeyle daha önce var olan öğelerin yeni bir birleşimi olamayacak bir şey ortaya çıktığında” dediği şiirlerden bir şiir. Kendisini oluşturan kelimelerin anlamlarının çok ötesinde bir anlamı imâ ediyor. Bir hüzün taşıyor, ama melankolik değil. İnsanın üzerine abanan, çöreklenen türden bir hüzün değil bu. Varolmak sancısını ümide dönüştüren bir hüzün. Sonsuzluğa seslenen bir öteler arayışı. Bilinmezin, görülmezin, duyulmazın perdesini aralamak ister gibi.

Bestelenmişi de var şurada;

Kaybolur hayatın tarifsiz ahengi
Zaman bir tablodur düşer duvarlardan
Düşüncemi aşan gizli bir mimârî
Yükselir sonsuzluk manzaralarından.

Yaslasam başımı hatıralarıma
Bir şah damar gibi vuruyor hayâller
Vuslat bilemem ki hangi rüyalarda
Ayrılıktan şimdi üşür durur eller.

Bir yağmur sonrası gurbet ilde akşam
Ruhumun dinmeyen nedametleridir
Ağarmış saçımda eskiyen şu zaman
Sonsuza dökülen gizemli bir nehir.

Bir terennüm olur âh dudaklarımda
Gönlümde vuslatı sürükleyen hicran
Rüzgardır içimi körükleyen sevda
Bir yağmur sonrası gurbet ilde akşam.

(Abdûlbaki Kömür)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Reklamların Erotikleştirilmesi

Erotikleştirme (eroticization, erotization), kabaca bir şeyi çeşitli imge veya araçlar ile erotik hale getirme veya erotik tonlarla bezeme işi.


Eskiden çok daha kısıtlı bir ürün çeşidi üzerinden kurgulanan bu yöntem son bir kaç yıldır neredeyse her çeşit ürünün reklamında görülmeye başladı. Hiç bir sınır tanımayan, edep bilmeyen, sınır tanımayan, ahlâktan nasibini almamış düzenin (çocuğu) reklamcılık zihniyeti, diğer ürün reklamlarını da erotikleştirdi. Reklamlar erotik imge, simge ve çağırışımların istilasına uğradı âdeta.

Kahve, içecek, takı, mücevher, tatil, otel, araba, çikolata, dondurma, tavuk, sabun, şampuan, diş macunu-fırçası, ayakkabı, mobilya, halı, takı, parfüm, tıraş bıçağı-kolonyası-kremi, hatta pencere hatta ev…

Araba reklamlarında erkeksi bir nesne olarak sunulan araba ile âdeta sevişen kadınlar

İçecek reklamlarında (kahve veya kola artık her ne içiyorsa) içerken gözlerini kapatıp türlü haz imâsı ile kendinden geçen kadınlar

Dondurma, çikolata, kek reklamlarında (dondurma, çikolata, kek artık her ne ise yediği) alabildiğine şuh bakışlar eşliğinde ve yine türlü haz imâları kendinden geçen kadınlar
(Bunun erkek bedenli olanı da mevcutlu. Zira ilgili ürün daha çok kadınlara hitap ediyor. Bu kez karşımızda çikolata yapan müthiş yakışıklı ve kaslı güçlü erkekler. Onlar da yarı çıplaklar.)

Takı, mücevher reklamlarında göğüs dekolteleri ile takıya münasip bir yer gösteren kadınlar

Tatil ve otel reklamlarında davetkâr bakışları ile, plajda veya havuz kenarında bütün endamı ve ideal bedeniyle kadınlar

Sabun ve şampuan reklamlarında herhangi bir betimlemeye hâcet bırakmayacak şekilde köpükler içerisinde kadın bedeni

Parfüm ve deodorant reklamlarında kokuya karşı zaaf içerisinde baştan çıkmış kadın/erkek halleri

Tıraş bıçağı-kolonyası-kremi reklamlarında erkeğe traş sonrası ödül olarak işveli, edâlı kadın halleri ve yarı çıplak halde ideal erkek bedenleri

Pencere, mobilya, halı reklamlarında (elbette ki !) ideal beden hatlarıyla ürünün sunumunu-anlatımını yapan kadınlar

Spor ürünleri reklamlarında atletik ve yine idealize edilmiş ve seksileştirilmiş kadın/erkek bedenleri

Ayakkabı reklamlarında bacak(elbette ki tüysüz, pürüzsüz, selülitsiz) gösterisi yapan kadınlar (hatta bir tanesinde ayakkabıyı tanıtan kadın neredeyse ayakkabı ile sevişiyordu)

Örnekler çoğlatılabilir. Çoğaltılırken hiç zorlanılmaz da. Reklamların televizyon haricinde yayımlandığı yerler çoğaltılabilir. Gazeteler-dergiler, dış mekan panoları, sinemalar, internet siteleri ve saire…

Bütün bunların hepsinin erotik simgeler, imgeler, çağırışımlar içerdiğini hepimiz biliyoruz. “Abarttın ne alakası var”, “Bunlar mı erotik çağırışım taşıyor ?”, “O senin sapıklığın”, “Kötü gözle bakarsan öyle görürsün tabi”, “O senin bastırılmışlığın” minvalinde itirazlar ideolojik konumlanmalar veya benimsenmiş yaşam tarzlarının savunusu ile ilgili. Yüzeydeler ve çok anlamlı değiller. Hepimiz biliyoruz bütün bunların insanın hangi zaaf ve dürtülerine oynadığını.

Reklam dünyasında ürünü ve özelliklerini tanıtmaktan vazgeçeli uzun zaman oldu. Biliyoruz. Markaların etrafında çağırışım halkaları oluşturmak asıl maksat. Filanca marka çikolata dendiğinde akılda ne belirecek, marketteki rafta o ürün göründüğünde hangi düşüncelere sahip olmamız gerekiyor. İşte mesele o. Satılanlar ve pazarlananlar kimlik, veya sınıf simgeleri. Biliyoruz. Reklama konu olan ürün ya da hizmet satın alındığında nereye konumlanacağımız asıl satılan. Biliyoruz. O otelde tatil yaparsak, o marka kahveyi içersek, o marka arabaya sahip olursak, o traş bıçağını kullanırsak, o parfümü tercih edersek neler olacağı daha doğru ifadeyle “olabileceği” bütün mesele. Bütün hikaye bir ürüne, bizi olmak istediğimiz kişi yapan bir şeymiş izlenimi vermek.

Bütün bunlar için insanın en temel dürtülerinden birisi olan cinsel dürtüleri bir yapıştırıcı olarak kullanılıyor. Biliyoruz. Ürün ile ürünün vaad ettikleri arasındaki en güçlü yapıştırıcı bu erotik simgler, imgeler, çağırışımlar. Biraz ürüne sürüyorsunuz bunlardan, biraz da ürünün vaadettiklerine. Hooop oldu. Yapıştılar.

Peki bu işte herhangi bir beis, bir mani, bir ayıp yok mudur ? El cevap yoktur. Maksat daha fazla kâr elde etmek (başarmak, satmak) ise her yol mubahtır. Toplumun değerleri, dini, ahlâkı, edebi ? Geç onları bir kalem. “İlkel” toplumların kalıntıları onlar.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Bankalar Hayır Kurumu mu ?

“Hocam bankalar hayır kurumu mu ?”

Ne zaman dara düşsek halimizden anlayan biri olarak yanıbaşımızda bitiveriyorlar. İnsanın darda kaldığında halinden anlayan birilerinin olduğunu bilmesi ne kadar da iç ferahlatıcı. Ah ne kadar da müşfikler. İyi ki varlar.

Bazen darda kalmış bir ailenin zor günlerinde imdadına yetişiyorlar. Gençlere düğün yapıyorlar, çocuğun okul masraflarını karşılıyorlar, bayramlarda hediye olup üstümüze yağıyorlar. Ah ne kadar da hayırseverler.

Bazen Anadolu’nun şirin bir kasabasında zorda kalmış esnafın elinden tutuyorlar. Bazen cevval amma gerekli “imkanlara” kavuşamamış küçük, saf ve de illa ki “Anadolulu” bir işletmenin can suyu oluveriyorlar. Ah ne kadar da bizdenler.

Bazenleri büyük işler yapanlara destek oluyorlar. Köprüler, barajlar, santraller filan hee. Ne sandınız. Bunlar büyük memleket sevdalısı adamlar.

Bizdenler, bizim gibiler, buralılar, halden anlarlar, kötü gün dostudurlar, hayırda birbirleri ile yarışırlar vesselam.

Ancak sonunda bir banka reklamı olduğunu anladığınız, alenen, göz göre göre, kör göze parmak misali şeytana pabucunu tersten giydiren banka reklamlardan gına gelmedi mi, yetmedi mi, yılmadık mı. Hani neredeyse dürtüyorsunuz bari incitmeyin diyesi geliyor insanın. Bu yere batasıca sömürü düzenin bir numaralı kurumsal taşıyıcısı siz değil misiniz ? Yanlış mı biliyoruz ?

Hayır kurumu musunuz, vakıf mısınız yoksa, kâr amacı gütmeyen dernek filan mısınız ya da ?

Vay bizim çiftçimiz bizim esnafımız, yok yurdumun güzel köylüsü, çalışkan çiftçisi, dürüst esnafı pozlarınız mide bulantısı etkisi uyandırıyor.

İcraatlarınızı eğitime katkı, gençlerin mürveti, ailenin huzuru, mahallenin selameti, şirketin hayrı, memleketini dirliği, birliği, kalkınması adı altında sunmanıza tam olarak bit yavrusu olmaklık diyesimiz geliyor.

“İki bayram arası kredi”, “Bayram kredisi” minvalinde cümleler kurabilme cüretiniz ve cehaletiniz ve aç gözlülüğünüz karşısında kelimelerimiz tükeniyor, sesler tükürüğümüze karışıyor.

Gerçekte olan, biten, acıtan, sancıtan acı tecrübeler ve sömürülmeler ile banka reklamlarında gösterilen, vaad edilen, pazarlanan şey arasındaki ilişki “şeytana pabucunu ters giydirmek” değilse nedir ?

Veya bir tür celladınıza aşık olun çağrısı mıdır bütün bu arsız reklam kuşağının alt(?) metni ?

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Sömürgeci Düzenin İyi Kulları, Kötü Kulları ve Kul Olmayanları

Sömürü düzenini ve bu düzene maruz kalanları anlayabilmek için kullanışlı bir sınıflandırma.

İyi kullar, kötü kullar ve kul olmayanlar;

Sömürgeden kurtulma hareketi birçok yerde bölgesel yönetimlere karşı bir hareketti. Elbette küresel çağda hiçbirşey tamamiyle bölgesel olamaz, geniş bir perspektif sağlamak da önem taşır. Gerçekte bedeni ve zihni sömürgeden kurtarmaya başlamak, ulusal yönetim ve ulusal özgürlük talebinin ötesinde bir zihin yapısına sahip olmakla gerçekleşir. Tarih süreci göstermiştir ki fiziksel olarak bağımsızlığına kavuşan yeni ‘bağımsız’ olmuş bir ülke, sömürgecilerinin tayin ettiği çizgide yoluna devam eder.

Bu konuyu Amerikan yerlisi filozof John Mohawk üç başlıkta topluyor.

Birincisi ‘iyi kullar’; soru sormayan, sömürgecilerin empoze etiği şekilde düşünen ve davranış gösterenler.

İkincisi ‘kötü kullar’; sömürge boyunduruğundan fiziksel olarak kurtulmaya çalışan ancak çoğu yönetime geçtiğinde boyunduruk altındayken kendilerine empoze edilmiş olan bilim, ekonomi, sağlık ve eğitim sistemlerini kullanacak olan zihin ve davranış yapısına sahip insanlar. Ulusal özgürlük hareketlerinin çoğu bu kategoriye tekabül eder. Hedef belirlenmiş, kısmen faaliyete geçilmiş fakat gerçekte değişen fazla birşey olmamıştır.

Son olarak Mohawk, ‘kul olmama’ ihtimalinden bahseder, bu şu anlama gelir: Sömürgeci Batı modelinden farklı bir düşünce ve davranış modeli geliştirmenin yollarını bulmak ki bu Batıya saçma gelebilir. Bahsedilen ilk iki ihtimal, Batı etrafında gerçekleşen, üçüncüsü ise kendi dünyasında gerçekleşen bir tekamül sürecidir.

Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek düzeni benimseyenler, tahkim edenler, yaygınlaştıranlar…Zihin dünyasını, düşünme, söyleme, eyleme, seçme, beğenme biçimlerini değiştirmek gibi bir yönelimi dahi olmayanlar. Aklını ve kalbini teslim etmiş olanlar. Bunlar iyi kullar…

Boyunduruk altında olma halinin farkında olan, bu hâlin şekildeki-görünürdeki-fiziksel her türlü tecellisini reddedip kurtulmayı önerirken, düzenin düşünme, söyleme, eyleme, seçme, beğenme biçimlerini kullananlar. Aklını ve kalbini teslim etmese de, düzenin kuşatmasından kurtaramamış ve dolayısıyla düzenin içerisinde kalmış olanlar. Bunlar kötü kullar…

Sömürü düzeninin dayattığından ve yaydığından tamamen başka düşünme, eyleme, söyleme, seçme, beğenme biçimleri ile varolma mücadelesinde olanlar…Düşünce dünyasını, aklını ve kalbini arındırmanın gayretinde olanlar. Kuşatmayı kırmış olanlar. Kul olmayanlar…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

İyi de Hep Bizim Anamıza Küfrediliyor !

Bir bayram günü Karadeniz’in bir köyüne çevre köylerden bir deli gelmiş. Tabi bayram günleri delilerin hasılat günü olduğu için köyün esas delisi Ahmet bu işe fena bozulmuş. Aslında tam deli de değilmiş, yarım deliymiş Ahmet. Kendi ekmeğine ortakçı gelen bu deliye ayar olmuş. Bir bahaneyle sıkı bir kavgaya tutuşmuşlar. Sonra bu ikisini binbir güçlükle ayırmış köylüler.
Biri “Yahu Ahmet eldureceğudun uşağu, nabaysun” demiş.
Ahmet; “Ee ne yapayidum, anama söveyi!”.
Diğer bir köylü “E oğlum, söveyise söveyi, delidur işte daa” demiş.
Ahmet’in cevabı ibretlik; “E iyi de delidur diyeysinuz ama hep benim anama söveyi. Deli olsa bi sefer de kendi anasına söver !”

Evet müslüman ülkeler pek çok açıdan yeterince güçlü ve donanımlı değiller.
Evet müslüman ülkeler birlikte hareket edemiyorlar.
Evet müslümanlar dinleri İslam’ı hakkıyla yaşamıyorlar.
Evet müslüman ülkeler birbirileri ile fena halde tefrika halindeler.

Ve lakin ki ölenler hep müslümanlar ! Hep bizim anamıza küfrediliyor !

Müslüman ülkelere ve müslüman halklara yukarıda saydığım ve haklı buluduğum bu eleştirileri getirmeyi tek başına geçerli ve yeterli bulanlardan gına geldi.

Eyvallah, doğru dediniz. Amma bir kere de onlara küfredin(eleştiri getirin, isyan edin) arkadaş !

Ya da bir kere de ölenlerin hep müslümanlar olduklarını görün !

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

İslam Düşünce Atlası

Güzel bir haber. Duymamış olanlar duyar belki.

İslam’ın ortaya çıkışından günümüze dek âlimler, kitaplar, mimarî eserler, şehirler, seyahat yolları, tarihi hadiseler, kurumlar, ekoller, düşünce dönemleri ve belki de en önemlisi bütün bunların zaman-mekan-fikir düzlemlerinde birbirileri ile olan ilişkisini ortaya koyan harikulade bir çalışma, fevkalâde bir imkan.

“Parçaları Yeniden Birleştir ve Küreyi Keşfet”

Son derece güzel ve kullanışlı tasarlanmış olan internet sitesi şurada; https://www.islamdusunceatlasi.org/

Aynı zamanda 3 cilt halinde basılmış olan kitap hali de bulunuyor.

İslam Düşünce Atlası (İDA), İslam düşünce geleneğini başlangıcından günümüze gelinceye değin, zaman-mekân-öğreti-ekol değişkenleri etrafında tanıtmayı amaçlayan bir kitap ve web tabanlı programlar geliştirme projesidir. İslam Düşünce Atlası, İslam düşüncesini, onu taşıyan tarih, aktaran metinler, oluşturan kişisel ve kavramsal ağlar, somutlaştıran kurumsal yapılar ve nihayet ona sahiplik eden coğrafî ve kültürel havzalar içerisinde anlamaya davet etmektedir. Tarihî-kültürel hafızamıza süreklilik kazandıracak yeni bir dönemlendirme teklifi ve önerdiği kapsamlı ilişkiler mantığı ile İslam düşüncesine dair bütüncül bir okuma önerisi olarak öne çıkan İDA, üç yılı aşkın bir süre boyunca Türkiye’nin önde gelen İslam düşünce tarihi araştırmacılarına, tasarım uzmanları, yazılımcılar ve harita mühendislerinin eşlik etmesiyle meydana gelmiştir.

İslam Düşünce Atlası, karmaşık ilişkileri web tabanlı programlar yoluyla takip edilebilir bir tarzda formüle etme amacı güden üç kavramsal haritaya ve bu haritalar aracılığıyla aktarılan malumatı taşıyacak bir düşünce tarihi omurgasına sahiptir: Zaman Haritası, Kitaplar Haritası, Kişiler Haritası ve İslam düşünce tarihi için yeni bir dönemlendirme teklifi içeren, haritalarla desteklenmiş, dönemlere göre ekol bazlı değerlendirme yazıları. İDA, bu bileşenler üzerinden şu soruların cevaplarını vermeye çalışır: Düşünce kim tarafından, ne zaman, nerede, nasıl, ne tür okul gelenekleriyle ilişki içerisinde, hangi yollardan geçerek, ne tür etkileşimlerle ve hangi metinsel gelenekler aracılığıyla üretilmiştir? Bu soruların cevaplarını merak edenler için, İslam Düşünce Atlası, benzersiz bir düşünce tarihi okuması vadediyor.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Sömürge Zihin ve Sömürge Aydın Üzerine

Sömürge zihin ve sömürge aydın üzerine bir kaç derleme;

Cezayir’in Fransaya karşı verdiği bağımsızlık savaşında (1954-1962) Cezayir saflarında yer alan, Fransız eğitimli bir sosyolog, düşünür Frantz Fanon‘dan;

Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.



Cemil Meriç‘ten;

Türk aydını efendisinin ilaçlarını aşıran ahmak uşak gibidir.



Malcolm X bu durumu şöyle özetliyor;

Ev zencisi sahibine her zaman iyi baktı. Arazi zencisi kontrolden çıkacak olsa ev zencisi onu geri tarlaya bağlardı, araziye gönderirdi. Ev zencisinin bunu yapması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü ona arazi zencisinden daha iyi yaşam koşulları garanti edilmişti. Yemeği daha iyiydi, daha iyi giyinirdi, daha iyi evde kalırdı. Efendisinin dibinde yaşardı. Ya efendisinin evinin çatı katında ya da bodrumunda yaşardı. Efendisi ne yerse o da ondan yerdi. Efendisi ne giyerse ev zencisi de ondan giyerdi. Konuştuğu zaman aynı efendisi gibi konuşurdu, güzel bir lehçe ile.
Ve efendisini efendisinden bile çok severdi. Bundan dolayı efendisinin incinmesini hiç istemezdi. Eğer efendisi hasta olursa “patron, nasıl da hasta olduk yahu” derdi. Efendisi hasta oldu diye adam da hasta olurdu. Efendisinin evi tutuşsa alevleri söndürmeye çalışırdı, efendisinin evinin yanmasını istemezdi. Efendisinin malına efendisinden daha çok sahip çıkardı. Bu işte ev zencisiyidi.

Bunun sinema dünyasında en güzel örneklerinden biri Tarantino’nun Django Unchained (Zincirsiz) filminde mevcut. Filmde Samuel L.Jackson’ın canlandırdığı Stephen karakteri, Afrika kökenli kölelerin çalıştırıldığı arazilerin sahibi olan efendisinin malikânesinde uşaktır. Kendisi de Afrika kökenlidir. Ve fakat efendisinin Afrika kökenli kardeşlerine reva gördüğü zulmü, neredeyse efendisinden daha çok içselleştirmiştir.


Sanırım en esaslısı Rasim Özdenören‘in “Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı” isimli kitabındaki şu müthiş hikaye;



Film bir kovboy filmi ancak pek alışık olmadığımız, örneğine az rastlanan çok özel bir durum var. Beyaz kovboyların arasında bir tane de “zenci” kovboy var. Bilirsiniz bu tür filmlerde beyazlarla Kızılderililer arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele olur.

Kızılderililerle beyazlar yine savaşıyorlar. Beyazlar Kızılderililerin vatanlarını, topraklarını işgal etmek istiyorlar. Beyazlar güçlü ve her türlü hileye ve şeytanlığa başvuruyorlar. Savaş sürüyor ve Kızılderililer daha fazla dayanamıyorlar ve savaşı kaybediyorlar.

Kızılderili kahraman savaşçı sonunda esir alınıyor ve bir direğe bağlanıyor.Ona türlü türlü işkenceler yapılıyor.

Kızılderili savaşçı çok onurlu. Kötülere, zalimlere boyun eğmiyor. Onun için“beyaz” demek, “kötülük” demek “zulüm” demek!

Beyaz kovboyların reisi bitkin ve perişan Kızılderili savaşçıya dönüyor ve diyor ki :

“Ne kadar direnirsen diren işte elimdesin, esirimsin, kölemsin kaybettiğini anla ve diz çök aman dile, yalvar, çizmelerimi öp seni bağışlayayım!”

Kızılderili kahraman hiç istifini bozmuyor, başını eğmiyor ve beyaz reise dönerek diyor ki:

“Seni anlıyorum beyaz adam! ‘Beyaz’ demek kötülük demek acı demek!” Sen de kötüsün, sen de zalimsin, sen de şeytansın! Senin işin bizi topraklarımızdan sürmek, Kızılderili öldürmek, soyumuzu kurutmak. Senden zerre kadar şefkat, merhamet ve nezaket beklemiyorum ancak benim anlayamadığım, beni asıl yıkan başka bir şey!”

Sonra zenci kovboya dönerek diyor ki:

“Bu kara beyaz adama da ne oluyor! O niçin bizim yanımızda değil! Niçin sizin yanınızda!

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail