Kitap isimleri

Cuma, 18 Kas 2011 2 yorum
 

Kafadan eyvallah… İsim önemlidir. Gayet önemlidir hatta. Film ismi, kitap ismi, ürün ismi hatta çok daha bunların ötesinde insanın kendi ismi. İçeriğe dair çağrışımlar taşır, taşımalıdır. Dikkat çekici olmasında, ilgi uyandırmasında, heveslendirmesinde hatta yine bunların ötesinde tüketime alenen tahrik etmesinde de sıkıntı görmüyorum. Ve fakat ki ahlaktan yoksun olamaz bir şeyin ismi, hele ki bir kitabın ismi. Yukarıda saydıklarımın da ötesinde körü körüne popüler olmak pahasına “isim uydurmak” ahlaksızlıktır. Çalmaktır. Hatta bunların da ötesinde kandırmaktır. Böyle bir durum tıpkı bir Temel fıkrasındaki duruma döner;

Temel kitap yazacaktır, çok satmasını istediği için Orhan Pamuk’a gider. Bir kitabın çok satması için gerekli sırrı sorar. Orhan Pamuk da “eğer bir kitabın çok satmasını istiyorsan başlığı çok önemlidir. Başlık üç temel öğeyi içermelidir ki bunlar seks, polisiye ve asalettir. Şimdi bu 3 öğeyi içeren bir başlık bul” diye Temel’i yönlendirir. Bunun üzerine Temel’in bulduğu başlık “Kontesi kim s…i” dir. Pamuk başlığı beğenir, lakin bu başlığa bir de din öğesi eklenirse çok daha iyi olacağını söyler Temel’e. Temel bir hafta sonra geri gelir; “Allah Allah kontesi kim s…i”.

Kastımın ne olduğunu göstermek adına aklıma ilk gelen bir kaç örnek;

-Parayı Bulduğum An Alayını – Erdal Demirkıran
-S*ktir Et & Hayatta Hiçbir Şey Senden Önemli Deği – John C. Parkin
-1 Saatte Web Sitesi (Cd’li) / Hızlı ve Kolay – Michael Utvich/ Ken Milhous/ Yana Beylinson
-24 Saatte Photoshop CS3 Herkes İçin! – Kate Binder/ Carla Rose
-Herkes İçin Java – Herbert Schildt
-60 Saniyede Evet – Don Spini

Maalesef ki örnekler tonla. Sadece kitap ismiyle de sınırlı değil dediğim gibi. Sırf bir şeyi daha satılır ve pazarlanır yapmak adına o şeyin barındırmadığı bir takım vasıfları isminde vadetmesi, veya buna benzer olarak o vasfı hiç olmadık ölçülerde abartarak isminde bulundurması, ortalama insan aklı ve de mantığı süzgecine dahi giremeyecek derecede gülünç, yersiz, çapsız iddialar taşıması, ürünün hitap ettiği kitlenin eksikliklerini veya zaaflarını istismar etmesi hiç bir açıdan ahlaki değil.

Hadisenin bir diğer boyutu da olabildiğince akılda kalıcı ve alabildiğine popülerleşmeye müsait bir isim seçmek. Basitleşmek, sığlaşmak ve çirkinleşmek pahasına. Kendimde ve tanıdığım bir çok insanda tamamen ters etki yaptığını biliyorum. Okuyacağım, izleyeceğim veya satın alacağım varsa dahi sırf isimdeki o ukala, o ucuz, o sahtekar kokuyu aldığımda vazgeçiyorum. Hatta bunun da ötesinde daha bir klasikleşmiş olanlara meylediyorum sanırım : )

Mevzu kitap isminden çıktı aslında. Ama yazdıkça görüyorum ki mesele çok daha geniş. Kitap, film, cep telefonu tarifesi-kampanyası, ciklet, şampuan derken uzayıp gidebilir. Kısa keseyim…

 
Kategoriler:Edebiyat Etiketler:,

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm

Cuma, 11 Kas 2011 Yorum yapılmamış
 

behzat ç seni kalbime gömdüm

Merakla bekliyorduk. Nihayet gösterime girdi, geçen hafta izleyebildim. Gayet de keyifliydi bir Behzat Ç. sever olarak. Sinemanın en temel beklentilerinden biri olan eğlence kısmını fazlasıyla yerine getirmiştir benim için. Eğlendim hani.

Amma lakin ki film olarak değerlendirince o kadar da olumlu yaklaşamıyorum. Eleştiri getirebileceğim bir sürü nokta var. Birincisi bir sinema filminden çok, dozu arttırılmış bir dizi bölümü tadı verdi. Peki sinema filmi olarak ne gibi farklılıkları olmalıydı dersek bir kere karakterler diziyi tanımayan izleyiciye daha iyi tanıtılmalı ve anlatılmalıydı. Bodoslama dalınmış gibi, birbirini takip eden bir üçlemenin orta yerinden dalmak gibi. Ne ana karakter Behzat’ın neden böylesi bir ruh haline, böylesi asi ve köşeli bir duruşa sahip olduğuna, ne Harun’un nasıl bu kadar “odun” bir tip olabildiğine, ne de Akbaba’nın tamamen kendine has kişilik yapısına dair bir anlatım göremedim. Zaten biliniyor edasında ve rahatlığında diziden biraz daha uzun ve yapım olarak biraz daha hallice, o kadar. Argo ile karıştırılıp küfür ile sunulduğunda çoğu izleyiciye komik gelecek espriler çoğaltılmış, hatta küfür dozu abartıya kaçıp çoğu kere gereksiz bir hovardalık katmış filme. Bu haliyle de önemli bir izleyici kitlesini kaçırmış olduğunu düşünüyorum.

Bir de malum Behzat’ın halüsinasyonları var tabi. Hem Behzat’a dair bu kadar az söyleyip hem de her üç sahnenin arasına kızı ile ilgili bu tip halüsinasyon görüntüleri sokuşturmak fena halde manasız geldi gözüme. Kızı kimdir, necidir, nasıl bir baba-kız ilişkisi vardır aralarında, ne olmuştur ne bitmiştir, kızının ölümü neden bu kadar büyük bir travma etkisi yapmıştır Behzat üzerinde ? Cevap ? Yok. Seyirciye sorma jokerini kullanmış arkadaşlar.

İki kelam da kendini sevdiren dizilerini siper alarak oradan bir şeyler devşirmeye niyetlenen film yapımcılarına etmezsem içimde kalır. Arkadaş dizinizi, karakterlerinizi, diyaloglarınızı sevmiş olmamız bize bunun bir benzerini sinema filmi olarak iteleyebileceğiniz anlamına gelmez ! Yok illa da iki sezon arasına baharat hesabı bir film sıkıştırmak istiyorsanız daha kaliteli işler yapmanız gerekir. Diziyi izlememiş kitleyi bu kadar hiçe saymamalısınız mesela. Mesela kurgularınız, hikayeleriniz dizidekinden daha sağlam olmalı, daha inandırıcı ve daha az karikatürize edilmiş olmalı. Ya da daha bizden, daha özgün bir hikaye olmalı anlattığınız, Hollywood filmlerinden araklama değil. Karakterlerinizi Cem Yılmaz’ın malum esprisi gibi “şöyle şöyle oluyor aslında ama burda yapılmışı var” türü bir anlayışla sunmamalısınız ya da.

Bütün bunlara rağmen diziyi izlememiş kitlenin yorumlarını merak ediyorum. Zamanla göreceğiz artık…

 

Java ile IMDB’den film bilgisi almak

Çarşamba, 09 Kas 2011 Yorum yapılmamış
 

Her şey harici diskte yer açmaya çalışmakla başladı : ) Önceleri adından gözüme kestirdiğim, şöyle basmakalıp Hollywood aksiyon veya romantik komedi türü filmleri imdb’de bir göz attıktan sonra siliyordum. Sonraları bu iş can sıkıcı olmaya başladı. Yok mudur bunun bir API’si, topluca bulayım bu filmleri de külliyen uçurayım kellerini falan diye bakmaya başladım. Nihayetinde eli yüzü düzgün, inciği boncuğu olmayan bir servis buldum. Şurada sunulan servis ile ilgili linke film adı ve/veya yılını parametre olarak geçtiğinizde film bilgileri json formatında bir nesne olarak dönüyor. Geriye json formatındaki bu nesneyi ayrıştırmak kalıyor. Bunun için de halihazırda API’ler mevcut.

Şöyle ki;

package com.imdbInfo.base;

import java.io.BufferedReader;
import java.io.InputStreamReader;
import java.net.URL;
import java.net.URLConnection;
import java.net.URLEncoder;

import net.sf.json.JSONObject;
import net.sf.json.JSONSerializer;

public class BasicTest {

private static final String BASIC_API_URL = "http://www.imdbapi.com/?";
private static final String TITLE_PARAM = "t=";
@SuppressWarnings("unused")
private static final String YEAR_PARAM = "&y=";

public static void main(String[] args) {

try {

String titleToSearch = URLEncoder.encode("Forrest Gump","UTF-8");

String text = getJSONStringOf(BASIC_API_URL + TITLE_PARAM + titleToSearch);

JSONObject jSonObject = (JSONObject) JSONSerializer.toJSON(text);

String title = jSonObject.getString("Title");
int year = jSonObject.getInt("Year");
int votes = jSonObject.getInt("Votes");
double rating = jSonObject.getDouble("Rating");
String genre = jSonObject.getString("Genre");
//Runtime, Director vs.
System.out.println("Title:" + title + "\nYear:" + year + "\nVotes:" + votes + "\nRating:" + rating + "\nGenre:" + genre);

}
catch (Exception e) {

//Movie not found !
e.printStackTrace();

}

}

public static String getJSONStringOf(String urlSpec) throws Exception {

URL url = new URL(urlSpec);
URLConnection connection = url.openConnection();

BufferedReader reader = new BufferedReader(new InputStreamReader(
connection.getInputStream()));
String line = "";
StringBuilder builder = new StringBuilder();
while ((line = reader.readLine()) != null) {

builder.append(line);

}

return builder.toString();

}

}

Title:Forrest Gump
Year:1994
Votes:325985
Rating:8.6
Genre:Drama, Romance

diyerek filmin bilgilerini almış oluyoruz. Bunların içinde film adı, yapım yılı, türü, kullanılan oy sayısı, puan, yönetmen, oyuncular, süre ve sair filmle ilgili bir sürü bilgi bulunuyor.

Bundan sonra eldeki filmleri bu servisten alınan bilgiye göre sınıflandırmak kalıyor. Ki işin keyifli kısmı da orası : ) Yalnız şunu belirtmemde fayda var. Bu servisin elindeki veri imdb’nin yayınlamış olduğu film veritabanından alınıyor. Sanırım biraz eski. Araştırmadım ama tahminimce bir kaç ay kadar. Ziyanı yok : )

Kodu bu haliyle kullanabilmek için projenin ‘classpath’ inde commons-beanutils,commons-collections-3.2.1, commons-lang, commons-logging, ezmorph-1.0.5 ve json-lib-2.4-jdk15 jar’larının bulunması gerekliyor.

Daha bir eli yüzü düzgün ve gerekli jar’ları barındıran kod örneği şuradan indirilip incelenebilir, Eclipse’e import edilebilir.

 

Ne aç kal ne budala !

Salı, 25 Eki 2011 5 yorum
 

Şimdilerde Apple’ın dahi çocuğu Steve Jobs’tan alıntılarla dolu internet siteleri, bloglar ve sair medya ortamları. Şu konuşmasında bunu dedi, şu röportajında ne demedi ki, nasıl bu kadar başarılı oldu, gençlere ne salık verdi, üniversiteyi neden terketti, Apple’dan nasıl kovulup döndü ?

“Kör ölür badem gözlü olur” değil söyleyeceklerimin ana teması. Daha bir başka, bir genel düzen eleştirisi. Kendini, her fırsatta olduğu gibi, Steve Jobs’un ölümünü üzerinden de pazarlayan bir sisteme ve buna çanak tutan kimi Steve Jobs söylemlerine çakacağım. Hiç bir şekilde Steve Jobs’un mücadelesine, zekasına ve mucit kişiliğine sözüm yoktur.

O meşhur “Aç kal budala kal” konuşmasına takmış durumdayım ilk ayaktan. Konuşan Apple’ın CEO su değil de bir popüler kişisel gelişim kitabının tuzu kuruluktan öte bir izlenim bırakamayan yazarı, elin eşeğini türkü çağırarak arayan keyfi yerinde komşu gibi. Bunları “Ferrarisini Satan Bilge” de ya da “The Secret” da filan okumuştuk sanki. Hatta şimdilerde John C. Parkin diye bir arkadaşın “Siktir Et” adlı kitabında da daha ukala ve çirkin halini görebiliyoruz. Diyeceğim o ki Steve Jobs’un bu ve buna benzer başka konuşmalarındaki söylemler son derece keskin, son derece net ve bir o kadar iddialı. Her söylediğini genelleyen bir hava ve daha kötüsü genelleştikçe yüzeye yaklaşan söylemler. Yüzeyselleştikçe sığlaşan. Bir düzen bekçisi, bir “cyborg” eğitmeni gibi cümleleri ve tavrı. Kendini tanımış da sıra insanlığa verilecek derslere gelmiş tadında.

Başarılı olmak ile kendini tanımak arasında bir ilişki olduğunu düşünmek ilk yanılgı kanımca. Başarılıysan bunun sebeplerini, nasıllarını düzgün analiz edememiş olabilirsin mesela. Çıkarsadığın doğrular doğru olmayabilir, ya da bunlar senin doğruların olmayabilir. Başka başka insanlardan devşirip kendine giydirdiğin cicili bicili kelimeler olabilir. Başarının sebebi bu kurallara veya doğrulara bağlılığından değil de sadece ve sadece dümdüz bir şekilde zekana çok çalışmayı eklemekten filan ileri gelebilir. Bilmem hangi sözü duyduğunda hayatının değişmiş olduğunu, o andan itibaren bilmem ne kararlar aldığını o sözü duyduğun an değil de, çok daha ileri bir vakitte o söze göre uyarlamış olabilirsin. Böyle bir uyarlamayı şu anda ben de yapabilirim mesela. Sağlak olmama rağmen neden çok iyi bir sol ayağa sahip olduğumu, hatta herkesin beni solak sandığını, sol ayakla topu kalecinin uzanamayacağı köşelere rahatça bırakabildiğimi şöyle afili bir sözün arkasından izah edebilirim. Bir hikayem olabilir, sivrileşip, karikatürize edebilirim hadiseyi. İşin aslı hiç de öyle değilken…

Bir de şu klasik “sevdiğiniz, aşık olduğunuz işi yapın” safsatası var elde. Herkes sevdiği işi yapmayabilir arkadaş, ki bir istatistik çalışması yapsak sanırım çalışanların yarıya yakını başka bir iş yapmak ister. Zaten düzen yeterince boğazlarken neden sen de,o müthiş zekanla iğne batırırsın insanların keşkelerindeki, pişmanlıklarındaki, beceremeyişlerindeki derin acıya. Hangi mantıkla kendi düzleminde başarılı oldun diye aynı kurallar silsilesi sonucu başkalarının da bir şeyleri başarabileceğini iddia edebilirsin ki. Nedir bu bilgelik popülizmi, “benim kişisel gelişimim herkesin kişisel gelişimi olabilir, ayrıca benim kişisel gelişimim seninkini döver” tavrı. Baydınız, bunalttınız koca bir nesli, çekin üstümüzden şu kendi doğrularınızı, sığlıklarınızı, öze hiç bir zaman ulaşamamış özlü sözlerinizi.

Kişisel gelişim kitaplarının ruhsuzluğundan dem vuran tonla yazı okumuşuzdur heralde. Yavanlığından ve küstahlığından. Hayatın hiç de öyle olmadığını bilir herkes. Ama yine de haber sitelerinin vazgeçilmez ve en çok tık alan şablonudur, “işinizde başarılı olmak için on adım”, “daha mutlu bir evliliğe giden yol”, “kariyeriniz için bilmem kaç anahtar” minvalindeki resimli haberler. Oysa ne kolaydır üniversiteyi terketmek, ne afili bir ünvandır “üniversite terk”. Haber olursunuz, hikaye olursunuz kariyer basamaklarını tırmanırken. Gıpta edilen, parmakla gösterilen adam olursunuz bu halinizle. Hiç lafı dolandırmaya gerek yok, ne güzel demiş atalar “bekara karı boşamak kolay”. Çevirecek olursak şimdiki zamana, bordrosunda 1 dolar yazsa da, kasasında milyarlar bulunan Apple CEO’suna üniversite mezunu olmak çok şey ifade etmeyebilir, aşağılayabilir bile. Ve acı olan şu ki kimse de virgül atamaz diploma törenindeki bu afili konuşmaya, olduğu gibi kabul edilesidir çünkü. Tam da modern çağın gerektirdiği üzere; o “istemiştir”, “azmetmiştir”, “elde etmiştir”. Başarmıştır !

Başarılı olmak zorunda mıyız peki ? Ya da daha gerçekçi bir soru; başarı nedir ki ? Sana göre şirketler kurup, icatlar yapmak, sevdiğin hatta dur abartayım aşık olduğun işe gitmek mi ? Genellemelerin en güzeli, en bir tanesi Einstein abimizin formülünde yatar. Tıpkı değişmeyen tek şeyin değişim olması gibi; “Evrende görecelilik esastır”. Senin için başarıya kriter olan şeyler herkesin değerler sistemiyle örtüşmeyebilir. Gerçeğin her açıdan görünen tarafı şudur ki başarı da görecelidir. Farklıdır kişiden kişiye, değerler sisteminden değerler sistemine. Zengin olmak, nefsin arzu ve isteklerine kavuşmak şimdiki dünya düzenin itelediği başarı kriteri mesela. Daha çok çalışarak, daha çok tüketmek. Evler, arabalar almak, paran olmasa da. Öyle ya, olmayan paranla geleceğini satarak krediler kullanmak. Hani şu keferelerin “Consume, obey, die” zincirindeki gibi “Tüket, itaat et, öl” arkadaş. Ölesin ki yeni müşteriler gelsin. Hatta tam olarak yaş-tüketim eğrisinin dibe vurduğu anda filan öl. Öl ki ölüm yakışsın sana. Tıpkı Steve Jobs’un o meşhur konuşmasının son bölümünde ölüme söylediği güzelleme gibi;

“Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.”

Hiç unutmam 95-96 sezonu Şampiyonlar Ligi finalini, Borussia Dortmund 3 – Juventus 1… Ve bir Juventus’lu taraftarın maçın bitimiyle yüzünü elleri arasına alıp ağlaşıyını. Öylesine dolu dolu bir hüzündür gözlerinden fışkıran, öylesine anlamlıdır ki benim gözümde, o kupayı kaldırmaktan çok daha fazla şey ifade eder. Başarı kupayı kaldırmaksa eğer, ki öyle, ben başarısızlığı seçiyorum. O melankoliyi, biraz arabesk, biraz doğulu bir tavırla da olsa o Juventus’lu taraftarın adam gibi hüznünü seçiyorum. Çirkefleşmeyen, sataşmayan, dingin hüznü. Şampiyonlar Ligi finalinde kaybeden bir Beşiktaş hayal edebiliyorum, ve seviyorum o hayali, o hayali başarısızlığı, ikinciliği. Mevzu tam da burada aslında.

Dünyanın neden giderek daha yaşanılmaz bir yer haline geldiğine verilebilecek cevaplardan birisi de yukarıda sözünü ettiğim başarısızlığa olan toplumsal,ailesel ve bunların da ötesinde bireysel tahammülsüzlük. Sürekli olarak bir şeyleri başarmak zorundayız. Her an bir başarı yakalamak üzereyiz. Her an bir başarılı gözümüzün önünde. Ve her an bir başarısızlığa yakınız. Her an başarısızlığa doğru geri sayım, bir “deadline”. Budur işte bizi daraltan, boğan, üzerimize çullanan. Başarısızlık ihtimalini göze aldığımız an özgürüz gibi geliyor bazen, hayatın böylesi bir şey olduğunu idrak ettiğimiz an.

Bu kadar gevelemenin üstüne aklıma Yunus’un dörtlüğü geliverdi. Sanki devam ederek hadiseyi iyice dağıtacak olduğum cümleleri tek dörtlükte sıkıştırıp toparlamış gibi.

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsin,
Ya nice okumaktır…

 

Eclipse code template

Cumartesi, 15 Eki 2011 Yorum yapılmamış
 

Eclipse’in bir güzel özelliği de sık kullanılan kimi kod blokları, şablonları için kısayol oluşturabiliyor olmak. Tıpkı “syso” yazıp Ctrl+Space yapınca “System.out.println();” satırını veya “main” yazıp sınıfa bir main metodu eklemek gibi.

Bunun için yapılması gereken Window->Preferences->Java->Editor->Templates kısmından yeni bir şablon eklemek. Mesela ben debug yaparken işlemi yarıda kesmek istediğim zaman kullandığım kod bloğu olan throw new RuntimeException(“Hata !”); ifadesini “throws” kısayolu ile eşledim. Çok da güzel oldu, iyi de oldu : )

Eclipse Code Template

Eclipse’in yine kod şablonları oluşturabilmek için “Snippets” görünümü de bulunuyor. Ctrl+3 ile açılan görünüm seçiçiden “Snippets” yazılarak benzer şekilde kod şablonları oluşturulabilir.