Finansçı Ablaya Açık Mektup

Pazar, 15 Kas 2015 1 yorum

Sevgili Finansçı abla,

Tez zamanda ben de sizin mahallenize taşınmalıyım galiba. Tam nerede kaldı o eski günler derken birden sizin mahalleyi gördüm. Sâkinleriyle, esnaflarıyla, çocuklarıyla ve elbetteki sizin güleç yüzünüzle ne şen bir mahalle orası öyle. Çok iç geçirdim, fena halde gıpta ettim. Bizim mahalle hiç öyle değil. Hatta öte mahalleler de öyle değiller. Kalmadı öyle mahalleler be finansçı abla, sitelere taşındı çoğumuz. Kocaman kocaman, keresteden hallice, buzdolabından soğuk, mantar gibi türeyen şu siteler var ya hani, oralara işte. Herkes kredi çekip oralardan ev alıyor. Gerçi onların kredi çektiği bankalar öyle seninki gibi değiller ama olsun. Ödeniyor bir şekilde be abla. Buralardakiler de oralardan ev alıp, “buralardan gitmenin” hayalini kuruyor zaten.

Hem bir şey daha diyeyim mi finansçı abla senin işin rakamlarla değil insanlarla ya hani, ama o diğer finansçılar yok mu ah o diğer finansçılar, onlar hiç öyle değiller. İnsanlarla hatta insanlıkla alakaları yok desem abartmış olmam. Sık sık üzüyorlar bizi. Ketenpereye getiriyorlar. Biz bilemiyoruz ki. Hem anlamıyorlar da bizi hiç. Sevmiyorlar da sanırsam. Bir kredi taksidini geç ödesek, kredi kartının ödemesini filan geciktirsek hemen tepemize biniyorlar. Öyle senin gibi dertlemizle hemhâl olmuyorlar, dara düştüm deyince hayrına kredi de vermiyorlar. Verdiklerinde de misliyle geri alıyorlar. Bildiğin tefeci onlar, hiç sana benzemiyorlar. Belli ki rakamlarla onların işi. Rakamları ellerinde oynatıyorlar, bazen bizi de. Hem bizim hiç aklımız ermiyor onların alengirli hesaplarına. Yapmasalar ya öyle şeyler.

Siz mesela mahallenin gençlerini evlendiriyorsunuz, esnafın işini görüyorsunuz, apartman yöneticisinin zulmü altında inim inim inleyen mazlum kapıcıya kol kanat geriyorsunuz. Bir keresinde de bütün mahalle sakinlerine kahvaltı ziyafeti vermiştiniz. O kadar bizdendiniz ki pişiyi bile biliyordunuz. Ama o diğer finansçılar yok mu ah o diğer finansçılar, onlar hiç öyle değiller. Ne Allah’tan korkuyorlar ne kuldan utanıyorlar. Kanun nizam tanımıyorlar. Hiç insafları da yok. Kart aidatı, hesap işletim ücreti, kredi masrafı, dosya masrafı derken bir sürü haksız kazanç elde ediyorlar, ayıptır söylemesi fena halde kerizliyorlar bizi. Hakkımızı arayacak olsak çıkarmadıkları zorluk, başvurmadıkları hile, kendilerine yontmadıkları kanun kalmıyor. Hem zaten işçiyi düşünen mi var be finansçı abla ?

O diğer finansçıların bankalarını arıyoruz mesela, hiç oralı olmuyorlar, ilgilenmiyorlar bizim sorunlarımızla. Bir insan sesi duyana kadar yirmi dakika beklettikleri oluyor. Ne kadar umursuz, ne kadar kaba ve ne kadar küstahlar. Kredi kartı satarken ya da “ön onaylı kredilerimizden” haberdâr ederken hiç de öyle değillerdi ama, illallah ettirene kadar arıyorlardı. Sen onlar gibi değilsin lâkin. O kadar sıcak, o kadar samimi, o kadar ilgilisin ki hemencecik kanı kaynayıveriyor insanın sana.

Demem o ki ya sen gel o gül cemalinle de bizi bu finansçıların elinden kurtar, ya da biz gelelim sizin oralara. Ne dersin be finansçı abla, olmaz mı ?

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Marslı – The Martian

Pazartesi, 02 Kas 2015 Yorum yapılmamış

marsli_the_martian

Film bir çok ülkede gösterime girmeden bir kaç hafta evveldi. Mars’da yaşam ile ilgili haberler epey revaçtaydı. Su mu bulunmuştu ne. Mars’ta hayat var mı ola meselesi gündem oluvermişti yine birden. Acep yeni bir bilim kurgu filmi mi geliyor sorusu kafamda daha yeni çengellenmişti ki bir arkadaş çıtlatıverdi; “Mars’la ilgili bir film geliyormuş”.

Özgür görünümlü serbest tutsak modern bireyin bütün istek ve arzularını kendi büyük mekanizması için tekrar kullanılabilir yakıt haline getiren düzenin sinema yapımcıları elbette ki geri durmayacaklardı bu tip manipülasyonlardan. NASA ve benzer bilim kuruluşlarını kutsayan ve her türlü günahtan, dalavereden ve sermayeden bağımsız addeden zihniyet “yok canım, abartıyorsun, ne alakası var” diyebilir. Demeye devam da edebilir. Kendilerini zihin konforlarıyla baş başa bırakıp derhal uzaklaşıyorum oradan.

Bu artık iyiden iyiye alenîleşmiş düzmeceye, ayıbı saklama gereği dahi duymayan zihniyete alet olmayıp filme gitmeyecektim güyâ. Bilim-kurgu, fantastik filmlere olan ilgimin üzerine kibrit çakarak beni yangın tüpü almaya zorlayamazsınız filan gibi artislikler yapacaktım. Beni bir şeyi güyâ ben istiyormuşumcasına ister hale getiremezsiniz ulen filan diyecektim. Olmadı, beceremedim. Hevesim galip geldi. Gitme ! Kal ! diyemedim. Gittim filme.

Günümüzden öyle çok ötesi zamanlar değildir. Hatta aksine epey yakın zamanlardır. Bilim vardır, kurgu pek yoktur aslında. İnsanoğlu -tabi ki Amerika- Mars’ta istasyonlar kurmuş, insanlı Mars seferleri düzenler dereceye gelmiştir. Bu seferlerden birinde mürettebat Mars’ta hesapsız bir fırtınaya yakalanır. Bu kargaşa içerisinde astronot ve botanik bilimcisi Mark Watney (Matt Damon) yaralanır ve gemiye ulaşamaz. Mürettebat da onun öldüğünü düşünürek çaresiz geri yolculuğa koyulur. Oysa ki Mark yıkılmamıştır, ayaktadır. Mark’ın ölmediğini farkeden NASA onu kurtarmak üzere hazırlıklara başlar. Teyakkuz hali hakimdir. Bu esnada Mark sıkı bir hayatta kalma mücadelesi veriyordur. Türlü icatlar geliştiriyor, yılların bilimsel birikimini sahada uyguluyor ve Mars’ı keşfediyordur…Film bu minval üzere devam eder.

The Martian

(Buradan sonrasını filmi izlememiş olanlar okumasınlar. Ya da okusunlar kendileri bilebilirler.)

Batı aydınlanmasının temel taşlarından olan hümanizm için Aliya İzzetbegoviç şöyle der;“Tek tek insanları sevemeyenler, insanlık (hümanizm) kavramını icat etmişlerdir; hem kullanmak hem de rahatlamak için.”

Dünyanın dört bir yanında mevcut iktisadî-siyâsi-düşünsel düzene çomak sokması, çıbanlık taslaması veya alternatif düzenler, varoluş telâkkileri sunması ihtimal dahilinde olan, mümkün gözüken “tehlikeli” her insan topluluğuna karşı savaşlar başlatanların, yıkımlara girişenlerin, operasyon düzenleyenlerin ve bunlardan peydâ olan göçlere, mülteci sorunlarına sırtını dönenlerin, gözlerini kapataların, kulaklarını tıkayanların hakim sinema anlayışının ürünü olan bir film Marslı. Ve bu filmde bir insanı, tabi ki ABD vatandaşı, kurtarmak uğruna bütün dünya seferber olmuştur. Ülke ülke, bölge bölge, kavim kavim tek tek cümle içerisinde sıralandığında felaketinin büyüklüğüne gölge düşürdüğümüz bu büyük yıkım hareketinin öncülleri, propagandacıları, şirin göstericileri, yaşam tarzı dayatıcıları, bilim sermayedarları ve yöneticileri ve elbetteki bu kurtarma şölenini meydanlarda heyecan içerisinde takip eden kalabalıkları Mark Watney’i kurtarıp felâha eriyorlardı. Yaşasındı !

Filme dair teknik detay bâbından bir şeyler söylemenin pek bir anlamı yok. Her türden teknik kabiliyeti ve ehliyeti son derece yüksek. Esas sorun hikayenin anlatılış biçiminde, yönetmenin ve pek tabi ki yapımcıların tercihlerinde. Mesela film hiç bir anında tıpkı Gravity‘de olduğu gibi kahramanın kurtulamayacağını düşünmemize fırsat vermiyor. Sıkıntı yok ! Mars’ta bir başına ama ölümden bir o kadar uzak. Fiziksel olarak bambaşka bir gezegen, günün büyük kısmı o kasvetli astronot kıyafeti içerisinde, her an endişe verici bir oksijen ve yiyecek kıtlığı mevcut, başka bir gün(sol – 24 saat 39 dakika), başka bir coğrafya, başka bir iklim ve hepsinden önemlisi ne bitki ne hayvan ne insan tek canlı yok. Böylesi koşullar içerisindeyken dahi neredeyse iyi ki de kaldım buradalarda, oh ne güzel keşifler, icatlar yapıyorum, espiriler bile yapıyorum ortaya karışık, değmeyin keyfime demediği kalıyor Mark’ın. Ne bir keder, ne bir umutsuzluk, ne bir varoluş sancısı, ne bir melankoli, ne de en olası ihtimalle bir halüsünasyon(bakınız. Ay – Moon). Marslı’dan biraz önce vizyona girmiş olan ve Everest’e tırmanan bir grup dağcının hikayesini anlatan Everest filminin kendi hikayesine dair en önemli ve can alıcı soru olan “Neden Everest’e tırmanıyoruz ?” sorusunu göz göre göre pas geçmesi gibi, anlı şanlı yönetmenimiz Ridley Scott da bütün bu zor meselelerin üzerini bir tutam şaka biraz da komiklikle geçiştiriyor. Müthiş !

Herhalde astronot kıyafetindeki kamera ile birlikte yaşıyor olması ve bundan başka kendinin de sık sık kamera karşısına geçiyor olması kahramanımızın varoluşunu “görünüyorum o halde varım” a dayandırmasından ileri geliyor olsa gerek. Sen değil misin ki en çok görünen, gül eğlen neşelen o vakit. Sana yaraşır elbet. Zira bulunduğumuz zamanlarda görünmek varolmanızın en muhim gerekçesidir.

the_martian_ship

Bir diğer büyük açmaz mürettebatın Mark’ı almak için Mars’a geri dönmek üzere verdiği kararın dayanılmaz hafifliği. 553 fazladan gün uzayda yolculuk yapmalarından başka çok ciddi ve çeşitli ölüm tehlikeleri de barındıran bu harekete girişmek için kararı almaları Taksim’den Beşiktaş’a dolmuşla mı insek otobüsü mü beklesek sığlığında. O an voleyi basıp çıkmak geliyor salondan ama daha göreceğin varmış ki kalıveriyorsun orada. Ne ki insana bu kadar yüce kıymet biçen ve onu kurtarmak pahasına bütün imkânları seferber eden NASA yönetimi, gemideki 5 kişilik mürettebâtın hayatını büyük bir riske atarken herhangi bir ikilem yaşamamaktadır. Zira aslolan PR’dır, halkla ilişkilerdir, görüntüdür. “Kahvedekilere benimsin demişim bir kere” misali “bütün dünyayı ayağa kaldırdık kurtaracağız diye, bu saatten sonra pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” denilir.

Son kurşunumu da filmin 3D oluşuna sallayayım, bitsin gitsin. Filmin sahnelerinin büyük çoğunluğu ofis ortamında, uzay gemisinde, Mars’taki bir kapsülün içerisinde veya geniş planlı Mars düzlüklerinde geçiyor. Uzay gemisinin uzayda salınım yaptığı veya aksiyon içerikli olduğu için üç boyutlu algılanmasının ayrı bir görsellik katacağı sahnelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Nedir bu 3D sevdası anlamak mümkün değil.

Velhasılı kelâm yine teknik açıdan son derece başarılı, Matt Damon, Jeff Daniels, Chiwetel Ejiofor, Jessica Chastain, Sean Bean filan derken bir Ronaldinho bir de Zinedin Zidane eksik şaşâlı kadrosuyla göz kamaştıran, ama hikayesiyle, anlatımıyla ve alt metniyle bir o kadar kıfayetsiz, basmakalıp, ucuz ve “pop” bir film daha…

Dipnot : Mars’ta su bulunduğuna dair haberler tam müşteri geldiğinde mi fırından çıkarılmıştır ? NASA filmi desteklemiş midir ? Film NASA’nın propagandasını mı yapmıştır ? Bu simbiyotik bir ilişki biçimi midir ? NASA’nın eli işte gözü oynaşta mıdır ? Tavuk mu yumurtadan çıkmıştır yumurta mı tavuktan türünden sorular için şuraya, şuraya bir de şuraya bakılabilir…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Umut Satın Alınmaz, Dostluğa Yatırım Yapılmaz

Cuma, 11 Eyl 2015 1 yorum

Kelimeler…Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

(Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar)

Tam olarak bazı anlamlara gelmemesinde ve zaman zaman kifayetsiz kalmasında saklıdır kelimelerin önemi. Anlam, duygu ve düşünce dünyası aklın hafsalanın almayacağı kadar geniş, çeşitli ve karmaşıktır. Kelimeler epey sınırlıdır oysa.

Ve doğru gibi gözükse de, doğru olmayan o kadar çok kelime vardır ki bir duygunun, bir düşüncenin ifadesinde kendine yer bulabilecek… Böylesi durumlarda birden bozuluverir anlamın ahengi. Sırıtan kelime çınlar zihnimizin derinlerinde, detone sesi algıladığımızda irkiliverdiğimiz gibi.

Kelimeler bir insanın zihin dünyasının en belirgin yansımalarıdır. Zihnimizdeki düşüncelerimizi dışarı aktaran başka bir aracımız, imkânımız yoktur zira. İkincil, üçüncül bir takım tâli anlamlar da saklıdır kelime tercihlerimizde. Şeker Bayramı dendiğinde canım Ramazan Bayramına inciniriz. Peder kendisine meydan okunan, saygıda kusur edilen babadır. Manita sevgili olamamış, değer verilmemiş kız arkadaşıdır. Konut taştan betondan evin adıdır. Evlenmek, çoluk çocuğa karışmak isteyen bir kadın “sıcak bir konutum” olsun demez. Yuvadır o. Zira yuva içinde mutlu mesut yaşanan evin adıdır.

Zaman zaman bana fena halde kulak tırmalayıcı gelen kelime tercihlerinin herkeste benzer bir kulak tırmalaması oluşturacağını varsaymam tam bir zihin dünyası farklılığının neticesi. Seçim yorumu yapan bir köşe yazarı “…halk bilmem bilmem hangi umudu satın aldı” dediğinde irkiliveriyorum. Umut satın alınan bir şey midir ? Senin iktisat/ekonomi tahsilin iktisadî/ekonomik bir terim olan satın almak fiilini umut kelimesine yüklem kılmanı anlamlı kılmaz ! Umut satın alınan bir şey değildir. Umut umuttur. Ölçüye gelmez. Kantara vuramazsın. Bir değişim aracı değildir.

Bir başka yine ekonomi/iktisat tahsilinden geçmiş efendi de “…böyle bir dostluğa yatırım yapılmaz” diyor. Dostluk bir yatırım aracı mıdır ? Senin iktisat/ekonomi tahsilin iktisadî/ekonomik bir terim olan yatırım yapmak fiilini dostluk kelimesine yüklem kılmanı anlamlı kılmaz ! Dostluk yatırım yapılan bir şey değildir. Ölçüye gelmez. Kantara vuramazsın. Hesap kitap bilmez. Acıstsa da, fayda sağlamasa da dosttur, dostluk ettiğin. Şair “Adamın canı hesapsız dostlarını çekiyor, Dalgasız dümensiz yoldaşlığı” derken yatırım yapabileceği dostlukların özlemini mi çekmektedir yoksa ?

Denilebilir ki bir insan “umudu satın almak” dediğinde veya “dostluğa yatırım yapmak” dediğinde kastedilen mana son derece açık. Kelime seçimleri üzerinden böylesi çıkarımlara gitmek hiç de anlamlı değil. Böylesi bir yaklaşımın doğru olmadığını düşünüyorum. Her bir kelime seçimi bir düşünce dünyasından süzülüp geliyor. Ait oldukları bağlamdan da bir parça taşıyan kelimeler, içinde bulunulan siyasi, iktisadî ve sosyolojik koşulların yansımalarını da barındırırlar. İnsanın derininden izler taşırlar insana rağmen. Varolan, ancak bilince gelmeyenleri dile getirirler. Bir de tarihleri vardır kelimelerin. Yüklendikleri anlamlar çoğu kere etimolojik kökenlerinden daha fazlasını ve bazen de daha başkasını ifade eder. Bundan dolayıdır ki bir anlamı vermesi beklenen bir kelime, kendiyle beraber bağlamını ve tarihini de getirir. Bostan dersen karpuza şehir yerinde, köylü olursun, zira ancak köylüler bostan der karpuza. Arap diye çağırırsın sokaktaki köpeği, zira Arap’lar o kadar insanlıktan uzaktırlar ki insan bile olmayabilirler. Yatırım dersen dostluğa çıkarcı, bencil, faydacı olduğunu varsayabilirler. Zira yatırım kendisinden maddi/ekonomik çıkar, fayda beklenen bir şeydir.


Gerdan sözcüğüne
Bir kuyumcuda da rastlayabilirsin
Bir kasapta da
Kalbin sızlamaz
Bir kuzu yüreğini vitrinde görünce
O bir beslenme biçimidir

(Yılmaz Erdoğan – Bu Yol Nereye Gider)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Ulu Cami’de Namaz Keyfi !

Pazar, 06 Eyl 2015 2 yorum

Müezzin ikindi ezanını okumaktadır. O ana kadar camide dağınık vaziyette bulunan cemaat derlenip toplanmış, saf olmuştur artık. Az sonra namaza durulacaktır zira. Tam o sırada “selfie” çubuğunu bir kovboy edasıyla çıkarıveren genç babasıyla o anı “ölümsüzleştiriyordur”. Assos’ta veya Nemrut’ta Güneş’in batışını seyreder gibi, Kapadokya’da balon turu yapar gibi, Eyfel Kulesini kendisine fon yapar gibi, Bozcaada’da şarap tadar gibi…Öyle ya Bursa’daysanız mutlaka görülmesi gereken yerlerden olan Ulu Cami’yi görmezseniz turizm haccınız kabul olmayacaktır. Ve şayet oradaysanız bunu kesin kez fotoğraflamanız gerekmektedir.

O genç ve babası az sonra, ikindi namazının sünneti kılınıp da farzı kılmak üzere imamın beklendiği o küçük arada, kendi aralarında “yahu hoca kıldırmıyor, kendimiz kılacağız heralde” cümlelerini kurarak dile gelmeyeni dile getirmiş oluyorlardı. O kadar uzaktılar ki yapmakta oldukları ibadete. Camide kılınan bir namazın farzının imama uyularak kılındığı gibi iki kere camide namaz kılmış birinin bileceği çok temel bir dini bilgide tereddüt ediyorlardı. Biraz evvel namaz safında “selfie” yapan bu ikili, aslında namaz kılmak ibadetini zihinlerinde nasıl bir turizm ritüeline, bu dini mekanı da nasıl bir turizm nesnesi haline getirdiklerinin farkında mıydılar bilmiyorum. Yalnız namaz kılmıyorlardı onu biliyorum. Galiba Ulu Cami’de namaz keyfiydi bu…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Cemil Meriç – “Bü Ülkede Yaşanmaz !”

Salı, 28 Tem 2015 1 yorum

Nicedir aklımda Cemil Meriç‘in 50 yıl önce söyleyip de hâla geçerli olan serzenişleri. Jurnal‘i okurken bu üllkede yaşanmazcılara çıkıştığı benzer iki paragrafa daha rastladım. Bir araya getirivereyim dedim;

1974 yılında yayımlanan Bu Ülke kitabından;

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır. Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.

Şu satırlar da Jurnal‘den. 6 Ağustos 1963…

Kulakları tırmalayan aynı şikayet: bu memlekette yaşanmaz. Doğru! Kapitalizm, Bizans’ın canım havasını fabrika bacaları, egzoslar, genzi ve ciğerleri kemiren murdar kokularla yaşanmaz hale getirdi. Ama efendilerimizi tedirgin eden bu lağım kokusu, bu kıyamet gününü hatırlatan insan ve makina uğultusu, bu toz, bu sinek değil ki. Onlar İstanbul’un insanından şikayetçi. İstanbul’un insanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Bu memlekette yaşanmaz diyenin yüzüne tüküresim geliyor.

Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar, Türkiye’yi yaşanmazlaştıranlardır. Yani aydınlar, karaborsacılar… Bir kelimeyle tesadüfün başlarına bir ikbal tacı veya imtiyaz miğferi oturttuğu şuursuz ve mesuliyetsiz herifler. Çağdaşlarına küfredince yükseldiklerini, günahlarından kurtulacaklarını vehmeden bir alay hergele…”

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kolonyalizm vs Neo-Kolonyalizm

Salı, 28 Tem 2015 Yorum yapılmamış

Üzerine söz söyleyip etkisini azaltmayayım…

Colonialism-NeoColonialism

Colonialism-NeoColonialism

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Hoca Bu Durur mu Yapıştırmış Cevabı

Perşembe, 07 May 2015 Yorum yapılmamış

Uzunca bir aradan sonra bir şeyler karayalayayım, zihnimde şimşekler çaktıran bir fıkradan bahsedeyim dedim;

Nasreddin Hoca‘nın epey bilinen fıkralarından biriymiş meğersem. Oldukça fazla yerde de benzer meselelere işaret etmesi hasebiyle alıntılanmış.

Hocanın ahır kapısının önlerinde bir o tarafa bir bu tarafa bir şey aradığını görenler sormuşlar: Hocam, ne arıyorsun?

Anahtarımı kaybettim de onu arıyorum demiş Hoca.

Hocaya sormuşlar:

-Burada mı düşürdün, iyi biliyor musun?

-Yok demiş, ahırda düştü.

-İlahi hoca ahırda düşen anahtar kapının önünde aranır mı?

Hoca gülmüş.

-Ahır karanlık. Üstelik yerler saman dolu. Aramak zor. Ama anahtarı aramak gerek. O yüzden ben de burada arıyorum.

Filmler, diziler, sosyal medya, türlü hobiler, olağan bir keşiften ziyade dayatılır, pazarlanır ve de “paketlenir” hale gelmiş turistik deneyimlenmeler, güncel siyasetin sade suya tirit hengamesinin seyri, iş hayatının şuur kapatan yoğunluğuna teslimiyet hali ve başka bir sürü uğraşılar, işler, güçler…Peki ya kendi varoluşumuza ve anlamına dair bir arayış içerisinde miyiz ? Aradığımızın buralarda olduğuna inanıyor muyuz ya da arıyor muyuz ? Teslim bayrağını açtık mı modernizm sonrası dönemin insanı içine çektiği duruma ?

Yoksa bütün bunlar oyalanmadan mı ibaret ? Ve daha kötüsü neyi nerede aradığımızın dahi farkında değil miyiz ?

Efendime söyleyeyim daha bir sürü alengirli sorular…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Diğer Etiketler: