Arşiv

Buna etikete sahip yazılar; ‘reklam eleştirisi’

Reklam Eleştirileri

Çarşamba, 19 Kas 2014 2 yorum

Hayatın her alanında karşımızdalar. Gözünüzü kapasanız kulağınıza ilişiveriyorlar. Fena halde sırnaşıklar. Televizyon, radyo, sinema, internet siteleri, toplu taşıma araçları ve durakları, sokak panoları ve sair… Bundan böyle nazicane; reklamların gündelik hayatın diline, düşünce dünyamızın derinliklerine ve hayatı algılama biçimimize vurduğu, vurmayı hedeflediği darbelere dilim döndüğünce itiraz edeceğim buradan. Vay efendim yine mi muhalifliğe başlandı, nereden çıktı bu reklam eleştirileri denilmeye.

Belirli bir hayat tarzını -elbetteki modern/postmodern hayat tarzı- dayatan ve/veya idealleştiren,

Ahlak kaidelerini değersizleştiren ve ailevi değerleri yok sayan,

Tüketime teşvik etmekten öte körü körüne, ne pahasına olursa olsun, mutlu olmak adına, kimlik kazandırmak adına tüketimi pohpohlayan,

Küresel ölçekte üretim yaparken çevresel duyarlılıklar taşımadıkları halde, yine üretim aşamaları sırasında türlü zûlmü ve cefayı “3.Dünya Ülkeleri” diye adlandırdıkları ülkelerin insanlarına reva gördükleri halde, ürünlerini tanıtırken barış gibi özgürlük gibi evrensel susturucular kullanan,

Kadını cinsel bir nesne olarak tarif eden, erkek ve kadın üzerinden “mükemmel beden terörü” estiren,

İhtiyaç tanımını tüm toplumsal, düşünsel, ahlaki, dini, geleneksel kaidelerin kısıtlarından, bağlayıcılığından ve çerçevelerinden koparmaya çalışan,

Yaşadığımız şehirlerin ruhunu yokettiği ve iktisadi/ekonomik olmaktan öte hiç bir kaygı taşımadığı halde bütün bu kaba, çirkin ve insanî olması mümkün olmayan kentleşme süreçlerini normalleştiren,

Nihai olarak maaşlarımızı, zamanımızı ve daha da önemlisi yaşamlarımızı ve elbetteki zihinlerimizi piyasanın emrine amade kılmaya çabalayan, bütün bunları da “özgürlük” adı altında yutturmaya çalışan

her türden reklama itiraz edeceğim. İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misâli olabilirsem kâfi.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Reklam Eleştirisi Etiketler:

Vodafone Freezone – Perde Reklamı

Pazartesi, 17 Kas 2014 1 yorum

Adı geçen reklam şu minval üzere seyreder;

Odasında oyun oynayan genç yaklaşan ayak seslerinden irkilir ve annesinin kendisinden perde takmasını isteyeceğini anlar. Aklına cin bir fikir gelir. Hemencecik gömleğini ve kravatını üzerine geçirerek, cep telefonu ile görüntülü iş görüşmesi yaptığı pozlarına girer. Odaya girdiğinde bunu gören annesi de, oğlunun güzel bir iş bulmak üzere olduğunu düşünüp, sevinç içinde kapıyı usuluca kapatıp geri döner.

Hayır ulan. İtiraz ediyorum !

Anneye yardım etmek ne güzel şeydir. Annenin ev içerisinde ailesi uğruna harcadığı emek de ne güzeldir ayrıca. Lanet olasıca “piyasada” bir değeri/karşlığı/ederi/fiyatı yoktur bu emeğin, ama yüce bir emektir.

Anneye yardım etmek ne güzel şeydir. O güzelliği değersizleştirmek şöyle dursun, kurtulmak üzere yalan söylenecek bir şey de değildir. Hele hele “Annenin perdeleri varsa, seni de bu durumdan kurtaracak bilmem kaç gb bilmem ne paketi var” cümlesindeki “kurtulunacak şey” hiç değildir.

Oyun oynarken edindiği hazdan geçici bir süreliğine vazgeçip, perde takmak türünden basit bir zahmete katlanmamak uğruna dahi yalan söyleyebilen bir genç tasvirine başvurmak fena halde çirkindir.

Bireysel çıkarlarınıza ters düşen, sizi hazlarınızdan uzaklaştırıp zahmetlere yaklaştıran her türden durumda bizim teknolojik üstünlüğümüzden faydalanarak “masum hilelere” başvurabilirsiniz göndermesi ayrıca bir kötüdür, rasyonel bile değildir.

Hee unutmadan anneler öyle sizin sandığınız ve resmettiğiniz kadar saf da değildir. Onların bilme türü sizin bilme türünüzden çok başkadır. Siz bu zihin dünyasıyla anlayamazsınız lâkin.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Eyyub el-Ensari House !

Pazar, 23 Şub 2014 3 yorum

Tam olarak hatırlayamadığım bir hikaye var. Google’da her ne şekilde arattıysam da bulamadım. Hikaye kabaca şöyle;

Adamın biri devrin alimlerinden biriyle sohbet ederken bir soru sorar. Efendim Kûfe’de kuyuya atılan Peygamber oğlunun adı neydi ? Alim adamın neyi sorduğunu anlar. Ve der ki “Evladım sorun o kadar yanlış ki, neresini düzeltsem bilemedim. Bir kere Kûfe değil orası Kerbela. Sonra kuyuya atılmadı, kılıçla öldürüldü o. Ayrıca Peygamber’in oğlu da değil, torunuydu o. Hüseyin…”

Tek kelimeyle ürpertici bir başlık. Sakil, yakışıksız, hatta tam bir oksimoron. O kadar sorunlu ki neresini düzeltsem, neresine eleştiri getirsem bilemedim. Bir Türk işadamı Maldivler’de satın aldığı adaya bir tatil köyü inşaa etmiş. İslami usül ve kaidelere uygun olduğunu iddia ediyor. Reklamını da bu şekilde yapıyor. Cüretsiz, hadsiz, sahtekarca olduğu kadar ahlaksız bir kapitalizm de taşıyor bu reklamlar. Sirke kübü sirke sızdırıyor.

“Herkes Maldivler’e gidiyor, siz de alın siz de gidin” diyor,
“Herkes Maldivler’e gidecek” diyor,
“Düne kadar Maldiv Adaları’nda tatil yapmayı sadece hayal ederdik. Zamazingo şirketi hayalleri gerçeğe dönüştürmede her zamanki gibi sınır tanımadığını yine gösterdi!”
diyor.

Düpedüz günümüzün ahlaksız kapitalizm zihniyeti bu. Konformist bile, hedonist hatta. Ne pahasına olursa olsun satmak isteyen kafa bu. Herkesin herşeyi yapabileceğini, isteyebileceğini ve sahip olabileceğini pompalayan, “ölümüne tüketin ulan” diyen zihin bu. Hiç yabancı değil ki. Bildik biz sizi. Tanıdık. O zaman o Eyyub el-Ensari ne ? Neyin kafası bu, neyin dumanı ? Ki o sahabe, hani o sizin satmayı düşündüğünüz konforundan, pohpohladığınız zevklerinden bütünüyle vazgeçerek, vatanından binlerce kilometre ötelerde, İstanbul’da hiç bir şeyi olmayarak, bir ideal uğruna şehit olmuştur.

Üç kuruşluk ahlakınız ve beş kuruşluk aklınızla hitap ettiğinizi düşündüğünüz insanların, pardon “hedef kitle” nin sıradan bir mensubu, bir müslüman olarak toptan reddediyorum söylemlerinizi, tasvir ettiğiniz o hayali. Yok öyle bir hayalimiz. Peygamber yoldaşını reklamınızın odağı, ürününüzün nesnesi haline getirmenizi ve onun ismini karlılığınıza payanda etme fikrinizi şaşkınlıklar içerisinde izliyoruz, esefle hatta mümkün olsa uçan tekme atarak kınıyoruz.


“Yetmiş dokuzun kışıydı,
Sertti, soğuktu
İstanbul’a kar yağıyordu..
Kömür yanıyordu sobalarda
Geceleri polisler, bekçiler oluyordu..
Bir de biz oluyorduk
Ölümüne üşüyorduk ha
Yalan yok polisler de üşüyordu
…”

“Batsın bu dünya, sende mi leyla, itirazım var yalana dolana
Ve ben böyle dolana dolana
Ellerim cebimde dudağımda ıslığım, başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Orhan Veli tadında basıp voleyi yürüyeceğim hayatın sonuna kadar
Hiç tasalanmayın abiler
Paramız yoksa da haysiyetimiz var…
…”

gibi efsane dizelerin sahibi İbrahim Sadri’nin bu reklamı seslendirmekten imtina etmemiş olması, “yapmayı tercih etmiş” olması da ayrı bir kahır sebebi.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail