Arşiv

0, 2015 için arşiv

Finansçı Ablaya Açık Mektup

Pazar, 15 Kas 2015 1 yorum

Sevgili Finansçı abla,

Tez zamanda ben de sizin mahallenize taşınmalıyım galiba. Tam nerede kaldı o eski günler derken birden sizin mahalleyi gördüm. Sâkinleriyle, esnaflarıyla, çocuklarıyla ve elbetteki sizin güleç yüzünüzle ne şen bir mahalle orası öyle. Çok iç geçirdim, fena halde gıpta ettim. Bizim mahalle hiç öyle değil. Hatta öte mahalleler de öyle değiller. Kalmadı öyle mahalleler be finansçı abla, sitelere taşındı çoğumuz. Kocaman kocaman, keresteden hallice, buzdolabından soğuk, mantar gibi türeyen şu siteler var ya hani, oralara işte. Herkes kredi çekip oralardan ev alıyor. Gerçi onların kredi çektiği bankalar öyle seninki gibi değiller ama olsun. Ödeniyor bir şekilde be abla. Buralardakiler de oralardan ev alıp, “buralardan gitmenin” hayalini kuruyor zaten.

Hem bir şey daha diyeyim mi finansçı abla senin işin rakamlarla değil insanlarla ya hani, ama o diğer finansçılar yok mu ah o diğer finansçılar, onlar hiç öyle değiller. İnsanlarla hatta insanlıkla alakaları yok desem abartmış olmam. Sık sık üzüyorlar bizi. Ketenpereye getiriyorlar. Biz bilemiyoruz ki. Hem anlamıyorlar da bizi hiç. Sevmiyorlar da sanırsam. Bir kredi taksidini geç ödesek, kredi kartının ödemesini filan geciktirsek hemen tepemize biniyorlar. Öyle senin gibi dertlemizle hemhâl olmuyorlar, dara düştüm deyince hayrına kredi de vermiyorlar. Verdiklerinde de misliyle geri alıyorlar. Bildiğin tefeci onlar, hiç sana benzemiyorlar. Belli ki rakamlarla onların işi. Rakamları ellerinde oynatıyorlar, bazen bizi de. Hem bizim hiç aklımız ermiyor onların alengirli hesaplarına. Yapmasalar ya öyle şeyler.

Siz mesela mahallenin gençlerini evlendiriyorsunuz, esnafın işini görüyorsunuz, apartman yöneticisinin zulmü altında inim inim inleyen mazlum kapıcıya kol kanat geriyorsunuz. Bir keresinde de bütün mahalle sakinlerine kahvaltı ziyafeti vermiştiniz. O kadar bizdendiniz ki pişiyi bile biliyordunuz. Ama o diğer finansçılar yok mu ah o diğer finansçılar, onlar hiç öyle değiller. Ne Allah’tan korkuyorlar ne kuldan utanıyorlar. Kanun nizam tanımıyorlar. Hiç insafları da yok. Kart aidatı, hesap işletim ücreti, kredi masrafı, dosya masrafı derken bir sürü haksız kazanç elde ediyorlar, ayıptır söylemesi fena halde kerizliyorlar bizi. Hakkımızı arayacak olsak çıkarmadıkları zorluk, başvurmadıkları hile, kendilerine yontmadıkları kanun kalmıyor. Hem zaten işçiyi düşünen mi var be finansçı abla ?

O diğer finansçıların bankalarını arıyoruz mesela, hiç oralı olmuyorlar, ilgilenmiyorlar bizim sorunlarımızla. Bir insan sesi duyana kadar yirmi dakika beklettikleri oluyor. Ne kadar umursuz, ne kadar kaba ve ne kadar küstahlar. Kredi kartı satarken ya da “ön onaylı kredilerimizden” haberdâr ederken hiç de öyle değillerdi ama, illallah ettirene kadar arıyorlardı. Sen onlar gibi değilsin lâkin. O kadar sıcak, o kadar samimi, o kadar ilgilisin ki hemencecik kanı kaynayıveriyor insanın sana.

Demem o ki ya sen gel o gül cemalinle de bizi bu finansçıların elinden kurtar, ya da biz gelelim sizin oralara. Ne dersin be finansçı abla, olmaz mı ?

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Marslı – The Martian

Pazartesi, 02 Kas 2015 Yorum yapılmamış

marsli_the_martian

Film bir çok ülkede gösterime girmeden bir kaç hafta evveldi. Mars’da yaşam ile ilgili haberler epey revaçtaydı. Su mu bulunmuştu ne. Mars’ta hayat var mı ola meselesi gündem oluvermişti yine birden. Acep yeni bir bilim kurgu filmi mi geliyor sorusu kafamda daha yeni çengellenmişti ki bir arkadaş çıtlatıverdi; “Mars’la ilgili bir film geliyormuş”.

Özgür görünümlü serbest tutsak modern bireyin bütün istek ve arzularını kendi büyük mekanizması için tekrar kullanılabilir yakıt haline getiren düzenin sinema yapımcıları elbette ki geri durmayacaklardı bu tip manipülasyonlardan. NASA ve benzer bilim kuruluşlarını kutsayan ve her türlü günahtan, dalavereden ve sermayeden bağımsız addeden zihniyet “yok canım, abartıyorsun, ne alakası var” diyebilir. Demeye devam da edebilir. Kendilerini zihin konforlarıyla baş başa bırakıp derhal uzaklaşıyorum oradan.

Bu artık iyiden iyiye alenîleşmiş düzmeceye, ayıbı saklama gereği dahi duymayan zihniyete alet olmayıp filme gitmeyecektim güyâ. Bilim-kurgu, fantastik filmlere olan ilgimin üzerine kibrit çakarak beni yangın tüpü almaya zorlayamazsınız filan gibi artislikler yapacaktım. Beni bir şeyi güyâ ben istiyormuşumcasına ister hale getiremezsiniz ulen filan diyecektim. Olmadı, beceremedim. Hevesim galip geldi. Gitme ! Kal ! diyemedim. Gittim filme.

Günümüzden öyle çok ötesi zamanlar değildir. Hatta aksine epey yakın zamanlardır. Bilim vardır, kurgu pek yoktur aslında. İnsanoğlu -tabi ki Amerika- Mars’ta istasyonlar kurmuş, insanlı Mars seferleri düzenler dereceye gelmiştir. Bu seferlerden birinde mürettebat Mars’ta hesapsız bir fırtınaya yakalanır. Bu kargaşa içerisinde astronot ve botanik bilimcisi Mark Watney (Matt Damon) yaralanır ve gemiye ulaşamaz. Mürettebat da onun öldüğünü düşünürek çaresiz geri yolculuğa koyulur. Oysa ki Mark yıkılmamıştır, ayaktadır. Mark’ın ölmediğini farkeden NASA onu kurtarmak üzere hazırlıklara başlar. Teyakkuz hali hakimdir. Bu esnada Mark sıkı bir hayatta kalma mücadelesi veriyordur. Türlü icatlar geliştiriyor, yılların bilimsel birikimini sahada uyguluyor ve Mars’ı keşfediyordur…Film bu minval üzere devam eder.

The Martian

(Buradan sonrasını filmi izlememiş olanlar okumasınlar. Ya da okusunlar kendileri bilebilirler.)

Batı aydınlanmasının temel taşlarından olan hümanizm için Aliya İzzetbegoviç şöyle der;“Tek tek insanları sevemeyenler, insanlık (hümanizm) kavramını icat etmişlerdir; hem kullanmak hem de rahatlamak için.”

Dünyanın dört bir yanında mevcut iktisadî-siyâsi-düşünsel düzene çomak sokması, çıbanlık taslaması veya alternatif düzenler, varoluş telâkkileri sunması ihtimal dahilinde olan, mümkün gözüken “tehlikeli” her insan topluluğuna karşı savaşlar başlatanların, yıkımlara girişenlerin, operasyon düzenleyenlerin ve bunlardan peydâ olan göçlere, mülteci sorunlarına sırtını dönenlerin, gözlerini kapataların, kulaklarını tıkayanların hakim sinema anlayışının ürünü olan bir film Marslı. Ve bu filmde bir insanı, tabi ki ABD vatandaşı, kurtarmak uğruna bütün dünya seferber olmuştur. Ülke ülke, bölge bölge, kavim kavim tek tek cümle içerisinde sıralandığında felaketinin büyüklüğüne gölge düşürdüğümüz bu büyük yıkım hareketinin öncülleri, propagandacıları, şirin göstericileri, yaşam tarzı dayatıcıları, bilim sermayedarları ve yöneticileri ve elbetteki bu kurtarma şölenini meydanlarda heyecan içerisinde takip eden kalabalıkları Mark Watney’i kurtarıp felâha eriyorlardı. Yaşasındı !

Filme dair teknik detay bâbından bir şeyler söylemenin pek bir anlamı yok. Her türden teknik kabiliyeti ve ehliyeti son derece yüksek. Esas sorun hikayenin anlatılış biçiminde, yönetmenin ve pek tabi ki yapımcıların tercihlerinde. Mesela film hiç bir anında tıpkı Gravity‘de olduğu gibi kahramanın kurtulamayacağını düşünmemize fırsat vermiyor. Sıkıntı yok ! Mars’ta bir başına ama ölümden bir o kadar uzak. Fiziksel olarak bambaşka bir gezegen, günün büyük kısmı o kasvetli astronot kıyafeti içerisinde, her an endişe verici bir oksijen ve yiyecek kıtlığı mevcut, başka bir gün(sol – 24 saat 39 dakika), başka bir coğrafya, başka bir iklim ve hepsinden önemlisi ne bitki ne hayvan ne insan tek canlı yok. Böylesi koşullar içerisindeyken dahi neredeyse iyi ki de kaldım buradalarda, oh ne güzel keşifler, icatlar yapıyorum, espiriler bile yapıyorum ortaya karışık, değmeyin keyfime demediği kalıyor Mark’ın. Ne bir keder, ne bir umutsuzluk, ne bir varoluş sancısı, ne bir melankoli, ne de en olası ihtimalle bir halüsünasyon(bakınız. Ay – Moon). Marslı’dan biraz önce vizyona girmiş olan ve Everest’e tırmanan bir grup dağcının hikayesini anlatan Everest filminin kendi hikayesine dair en önemli ve can alıcı soru olan “Neden Everest’e tırmanıyoruz ?” sorusunu göz göre göre pas geçmesi gibi, anlı şanlı yönetmenimiz Ridley Scott da bütün bu zor meselelerin üzerini bir tutam şaka biraz da komiklikle geçiştiriyor. Müthiş !

Herhalde astronot kıyafetindeki kamera ile birlikte yaşıyor olması ve bundan başka kendinin de sık sık kamera karşısına geçiyor olması kahramanımızın varoluşunu “görünüyorum o halde varım” a dayandırmasından ileri geliyor olsa gerek. Sen değil misin ki en çok görünen, gül eğlen neşelen o vakit. Sana yaraşır elbet. Zira bulunduğumuz zamanlarda görünmek varolmanızın en muhim gerekçesidir.

the_martian_ship

Bir diğer büyük açmaz mürettebatın Mark’ı almak için Mars’a geri dönmek üzere verdiği kararın dayanılmaz hafifliği. 553 fazladan gün uzayda yolculuk yapmalarından başka çok ciddi ve çeşitli ölüm tehlikeleri de barındıran bu harekete girişmek için kararı almaları Taksim’den Beşiktaş’a dolmuşla mı insek otobüsü mü beklesek sığlığında. O an voleyi basıp çıkmak geliyor salondan ama daha göreceğin varmış ki kalıveriyorsun orada. Ne ki insana bu kadar yüce kıymet biçen ve onu kurtarmak pahasına bütün imkânları seferber eden NASA yönetimi, gemideki 5 kişilik mürettebâtın hayatını büyük bir riske atarken herhangi bir ikilem yaşamamaktadır. Zira aslolan PR’dır, halkla ilişkilerdir, görüntüdür. “Kahvedekilere benimsin demişim bir kere” misali “bütün dünyayı ayağa kaldırdık kurtaracağız diye, bu saatten sonra pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” denilir.

Son kurşunumu da filmin 3D oluşuna sallayayım, bitsin gitsin. Filmin sahnelerinin büyük çoğunluğu ofis ortamında, uzay gemisinde, Mars’taki bir kapsülün içerisinde veya geniş planlı Mars düzlüklerinde geçiyor. Uzay gemisinin uzayda salınım yaptığı veya aksiyon içerikli olduğu için üç boyutlu algılanmasının ayrı bir görsellik katacağı sahnelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Nedir bu 3D sevdası anlamak mümkün değil.

Velhasılı kelâm yine teknik açıdan son derece başarılı, Matt Damon, Jeff Daniels, Chiwetel Ejiofor, Jessica Chastain, Sean Bean filan derken bir Ronaldinho bir de Zinedin Zidane eksik şaşâlı kadrosuyla göz kamaştıran, ama hikayesiyle, anlatımıyla ve alt metniyle bir o kadar kıfayetsiz, basmakalıp, ucuz ve “pop” bir film daha…

Dipnot : Mars’ta su bulunduğuna dair haberler tam müşteri geldiğinde mi fırından çıkarılmıştır ? NASA filmi desteklemiş midir ? Film NASA’nın propagandasını mı yapmıştır ? Bu simbiyotik bir ilişki biçimi midir ? NASA’nın eli işte gözü oynaşta mıdır ? Tavuk mu yumurtadan çıkmıştır yumurta mı tavuktan türünden sorular için şuraya, şuraya bir de şuraya bakılabilir…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail