Arşiv

‘Sinema’ kategorisi için arşiv

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm

Cuma, 11 Kas 2011 Yorum yapılmamış

behzat ç seni kalbime gömdüm

Merakla bekliyorduk. Nihayet gösterime girdi, geçen hafta izleyebildim. Gayet de keyifliydi bir Behzat Ç. sever olarak. Sinemanın en temel beklentilerinden biri olan eğlence kısmını fazlasıyla yerine getirmiştir benim için. Eğlendim hani.

Amma lakin ki film olarak değerlendirince o kadar da olumlu yaklaşamıyorum. Eleştiri getirebileceğim bir sürü nokta var. Birincisi bir sinema filminden çok, dozu arttırılmış bir dizi bölümü tadı verdi. Peki sinema filmi olarak ne gibi farklılıkları olmalıydı dersek bir kere karakterler diziyi tanımayan izleyiciye daha iyi tanıtılmalı ve anlatılmalıydı. Bodoslama dalınmış gibi, birbirini takip eden bir üçlemenin orta yerinden dalmak gibi. Ne ana karakter Behzat’ın neden böylesi bir ruh haline, böylesi asi ve köşeli bir duruşa sahip olduğuna, ne Harun’un nasıl bu kadar “odun” bir tip olabildiğine, ne de Akbaba’nın tamamen kendine has kişilik yapısına dair bir anlatım göremedim. Zaten biliniyor edasında ve rahatlığında diziden biraz daha uzun ve yapım olarak biraz daha hallice, o kadar. Argo ile karıştırılıp küfür ile sunulduğunda çoğu izleyiciye komik gelecek espriler çoğaltılmış, hatta küfür dozu abartıya kaçıp çoğu kere gereksiz bir hovardalık katmış filme. Bu haliyle de önemli bir izleyici kitlesini kaçırmış olduğunu düşünüyorum.

Bir de malum Behzat’ın halüsinasyonları var tabi. Hem Behzat’a dair bu kadar az söyleyip hem de her üç sahnenin arasına kızı ile ilgili bu tip halüsinasyon görüntüleri sokuşturmak fena halde manasız geldi gözüme. Kızı kimdir, necidir, nasıl bir baba-kız ilişkisi vardır aralarında, ne olmuştur ne bitmiştir, kızının ölümü neden bu kadar büyük bir travma etkisi yapmıştır Behzat üzerinde ? Cevap ? Yok. Seyirciye sorma jokerini kullanmış arkadaşlar.

İki kelam da kendini sevdiren dizilerini siper alarak oradan bir şeyler devşirmeye niyetlenen film yapımcılarına etmezsem içimde kalır. Arkadaş dizinizi, karakterlerinizi, diyaloglarınızı sevmiş olmamız bize bunun bir benzerini sinema filmi olarak iteleyebileceğiniz anlamına gelmez ! Yok illa da iki sezon arasına baharat hesabı bir film sıkıştırmak istiyorsanız daha kaliteli işler yapmanız gerekir. Diziyi izlememiş kitleyi bu kadar hiçe saymamalısınız mesela. Mesela kurgularınız, hikayeleriniz dizidekinden daha sağlam olmalı, daha inandırıcı ve daha az karikatürize edilmiş olmalı. Ya da daha bizden, daha özgün bir hikaye olmalı anlattığınız, Hollywood filmlerinden araklama değil. Karakterlerinizi Cem Yılmaz’ın malum esprisi gibi “şöyle şöyle oluyor aslında ama burda yapılmışı var” türü bir anlayışla sunmamalısınız ya da.

Bütün bunlara rağmen diziyi izlememiş kitlenin yorumlarını merak ediyorum. Zamanla göreceğiz artık…

The Lord Of The Rings Üçlemesi

Cumartesi, 01 Eki 2011 1 yorum

İlk izlediğimden beri tekrar izlemekti aklımdaki. Şöyle serinin üç filmini arka arkaya. Nihayet yapabildim. Aklımda tam olarak “ihtişam” kelimesi ile eşlemiştim Yüzüklerin Efendisi serisini. Biraz Indiana Jones serisini “macera” ile, “Geleceğe Dönüş” serisini “hayal” kelimesi eşlemiş olmam gibi. Tolkien’in hayal gücüne, nasıl olup da bu kadar farklı varlığı, nesneyi, miti kafasında oluşturabilip, bütünleyebildiğine ve tabi aynı zamanda bunu sinemaya yansıtan Peter Jackson abimize hayran olmamak elde değil. Bir film olarak niteleyince sanki birşeyler eksik kalıyor gibi. Bir destan, bir hayal gibi. Tam olarak “bir bambaşka dünya”. Bir gün gelir ötesi yapılabilir mi bilmiyorum, ama daha iyisi yapılana kadar en iyisi kesinlikle bu.

Filmin her bir sahnesi, her bir karesi üzerinde yoğun çalışıldığını kesin bir şekilde belli ediyor. Dekorlar, kıyafetler, müzikler, kullanılan savaş aletleri, makyaj, vesair. Tasarlanan şehirler hakikaten müthiş bir hayal gücünün ve tabi en nihayetine sağlam bir prodüksüyonun ürünü. Hobbit diyarı Shire, bir güzel Elf diyarı Rivendell ya da insan ırkının yaşadığı şehirlerden Minas Tirith hakikaten insanda cennet algısını uyandıran şehirler. “Böyle mi lan acaba” diyerek ahirete göçme arzusu uyandırıyor neredeyse. Kareleri durdurup, durdurup iç çeke çeke izlenecek kadar.

Savaş sahnelerinin bu kadar daha iyi çekildiği başka herhanbi bir film de hatırlamıyorum. Belki bir tek Cennetin Krallığı yaklaşabilmiştir böylesi bir gerçekliğe. Hani o kadar gerçekliğe, ya da daha doğrusu gerçeklik hissine yaklaştırıyor ki sizi o an elinizde bir Elf yayı olsun istiyorsunuz, ya da Ork lara saplanan her oktan keyif alıyorsunuz. Filmdeki favori savaşım korkuyu, kaygıyı ve cesareti sonuna kadar hissettiren Miğferdibi savaşı. Hele ki Gandalf Rohan’a destek için topladığı süvariler ile beraber tepenin sırtlarından aşağı doğru inerken bir tek “Allah Allah” nidaları eksikti o süper sahneyi tamamlamak için : ))

Bu arada Viggo Mortensen ancak bu kadar yakışıklı, Liv Tyler da ancak bu kadar güzel olabilirdi sanırım. Hani filmin uyandırdığı o ihtişam havası içerisinde Cate Blanchett bile gözüme ayrı bir güzel gözüktü : ) Sonra bir de altyazı izlediğimizde kaybettiğimiz birşey olduğunu farkettim; Türkçe düblajdaki müthiş Gollum seslendirmesi. Kim seslendirdi çok merak etttim, ama süper. Kaypak Frodo’ya iki laf çakmazsam içimde kalır. Arkadaş bu kadar orası burası oynar mı bir insanın, bir kahraman bu kadar mı etki altına almaya müsait olur, az delikanlı ol, az Sam’den adamlık gör daa : )) “I can’t carry the ring, but i can carry you” dediği an efsane içinde efsane olmuş çıkmıştır Sam. Forza Sam !

Birinci film The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring’in bütçesi 93 milyon dolar hasılatı 870 milyon dolar , ikinci film The Lord of the Rings: The Two Towers’in bütçesi 94 milyon dolar hasılatı 920 milyon dolar, üçüncü The Lord of the Rings: The Return of the King’in -ki son film aynı zamanda tüm zamanların en çok gişe hasılatı yapan 4.filmi- bütçesi 94 milyon dolar hasılatı 1 milyar 118 milyon dolar. Lafı uzatmaya gerek yok para parayı çekiyor arkadaş : )

Filmin senaryosundan bulduğumu düşündüğüm saçmalık veya eksikliklere bakarken imdb’de filmle ilgili sık sorulan sorular bölümünü buldum. Şurada epeyce bir sorunun cevabı verilmiş. Mesela “Ulen Frodo efendi madem yapılabiliyordu da neden bir kartalın sırtına atlayıp gitmedi ki Mordor’a” şeklinde sorduğum soruyu daha evvel Why didn’t Frodo just fly on an eagle to Mordor? başlığı altında birileri sormuş. Tabi cevaplar hala yüzeysel gelebilir, yeterince tatmin etmeyebilir. Yapılacak iş filmin bende uyandırdığı heves üzerine üçlemenin kitaplarını okumak. Nedir ne değildiri öğrenip, Tolkien’in Orta Dünya’sını tanıyıp ondan sonra oturup daha bir yakın gözle seriyi baştan izlemek.

Son olarak üçlemenin öncesini oluşturan Hobbit kitabını da sinemaya aktarıyormuş Peter Jakcson. İki bölümden oluşan filmin ilki The Hobbit: An Unexpected Journey 2012′nin sonuna doğru gösterime girecekmiş. Merakla bekliyoruz artık, ne diyelim.

Behzat Ç.

Pazar, 19 Haz 2011 Yorum yapılmamış

Kulaktan kulağa, arkadaştan arkadaşa derken sanırım şu anda memleketin en çok izlenen dizilerinden birisi oldu çıktı. Herhangi bir dizi için televizyon başına oturmuyorum uzun zamandır. Denk geldiğim olursa izler haldeydim. Ta ki “Bir Ankara polisiyesi Behzat Ç.” yi kardeşimin dürtmesiyle bir kaç kere izleyene kadar. Karakterlerin bu kadar halkın içinden, halkın ağzıyla ve halkın kelimeleri ile konuştuğu başka bir dizi henüz görmedim. Sanki diğer bütün diziler başka başka memleketlerde çekiliyormuş da, oraların hali ahvali anlatılıyormuş gibi geldi. Bir dizide en önemli şeydir belki de karakterlerin adam akıllı ve ince ince işlenip ortaya konması. Bir de işin polisiye ve gerilim tarafı sıkı örülmüş. Hiç bir sığlık görmedim henüz. Diğer bir ton dizide gördüğümüz hani şu yoldan çevirip oynatılmış gibi duran figüranlara, bölüm oyuncularına da rastlamadım. Diyeceğim o ki olmuş, bayağı bir olmuş. Hele ki “Arka Sokaklar” gibi bir polisiyeyi gördükten sonra “Behzat Ç.” Şahin’den inip Mercedes’e binmek gibi oldu. İzlenilsin efendim..

Kategoriler:Sinema Etiketler:

Saklı Hayatlar

Pazar, 24 Nis 2011 Yorum yapılmamış

Son zamanlarda izlediğim en farklı filmlerden biriydi. Çok az işlenmiş bir konuyu irdelemesi ve deşmesi açısından, toplumdaki farklılıkları, bu farklılıkları algılayış, kökleştiriş biçimimizi sorgulaması açısından gayet de başarılı. Alevi-sunni farklılaşmasını önyargıların penceresinden sunmuş. Hasır altı edilen konuları eşelemiş.

Her ne kadar mevzuyu yine bir aşk ilişkisi ekseninde işleme geyiğinden kurtulamamış ve oyunculuklarda baba karakteri (Ahmet Mümtaz Taylan imiş kendisi) dışında pek bir inandırıcılık hissettirememiş olsa da film “olmuş” zannımca. Bu gibi konuların işlenir, filmlere konu olur hale gelmesi de sevindirici ayrıyetten. İzleyiniz efendim…

Kategoriler:Sinema Etiketler:

Hür Adam

Cumartesi, 29 Oca 2011 1 yorum

Merakla bekliyordum nasıl bir film oldu acaba diye. Geçen hafta izleyebildim. İzlediğim en kötü biyografi hatta biyografi daraltmasını da kaldır gitsin, en kötü filmlerden birisiydi. Bu kadar sığ, bu kadar yavan ve düz bir anlatım daha olamaz. Bir islam aliminin, islam alimliğinden de öte yaşadığı yüzyılın en büyük islam alimlerinden biri olarak kabul edilen bir dava adamının hayatına nasıl olup da bu kadar sığ yaklaşabilmiş arkadaşlar bilemiyorum. Ayrı bir maharet söz konusu, farklı bir zeka türü. Hakkında hiçbirşey bilmeyip de sağdan soldan duydukları ile Said Nursi’yi bilenlerin bildikleri tekrarlanıp durmuş temcit pilavı tadında. Hemen hemen bütün diyaloglar tekrar eden sözlerden ibaret, hiçbir oyunculuk vasata bile yanaşamamış. Zaten ne olduğu belli olmayan darmadağınık senaryo, filme normal bir akış bile sağlayamayınca, film içinde ileri-geri tarihlere doğru gidip gelmelerle tamamen zıvanadan çıkmış. Bozuk plak gibi kendini tekrar etmiş durmuş. Komik senaryo, cidden komik. Dağ, bayır, nehir, ova derken araya da fon müziği eşliğinde söylenen iki hikmetli söz serpiştirdik mi ordan alır yürürüz gibilerinden bir havası var.

Said Nursi karakterini dümdüz bir bakış açısı ve yüzeysellikten de öte bir şekilde ele alınca, onun hayatındaki yakınlarından herhangi bir karakter de sağlamca işlenememiş oluyor haliyle. Bir biyografi filmi için bundan daha kötüsü olamaz. Kaldı ki bu kadar büyük kitleleri peşinden sürükleyebilmiş ve hala da etkisini devam ettiren bir adamın hayatında daha derin, daha dik hatıraları, hikayeleri, söylemleri vardır değil mi. Onlardan sunmaya çalış biraz, o felsefeyi, o yaşama şeklini irdele biraz. Cık, o da yok, teğet bile geçememiş. İzleyicinin gözüne gözüne sokup durmuş o basit iyilik meleği tasvirlerini. Bir gez gel arkadaş…

Bir de yeni bir moda daha türedi sinemamızda. Ülke gündemine konu olan bir fikir, bir dava filme konu edildiğinde herkese nazar boncuğu takmalar, kimseyi incitmemeye çalışmalar, konuya taraf her kesime ne şiş yansın ne kebap türünden “aman sen de iyisin, onlar da iyi, biz de iyiyiz” demeler filan sıktı artık. Mahsun Kırmızıgül yapmıştı bunu “Güneşi Gördüm” de. Sonra bir daha yaptı “Newyork’ta Beş Minare” ile. Aynı tavır bu filmde de mevcut. Baydı, bunalttı, kabak tadı verdi arkadaş, bir net olun yahu. Derdiniz neyse onu anlatın. Yoksa film çekmeyin zaten.

Filmin sonuna doğru iyice daralmışken bir de kelalaka bir yerde yönetmenin kendini filme dahil edişini görünce salonu terketmek kaldı geriye…

Kategoriler:Sinema Etiketler: