Arşiv

‘Sinema’ kategorisi için arşiv

Kaptan Fantastik – Captain Fantastic

Pazartesi, 28 Kas 2016 Yorum yapılmamış

captain fantastic, kaptan fantastik

[Geniş zaman anlatımın başı]
Ben(Viggo Mortensen) ve altı çocuğu ormanın içinde insanlardan, medeniyetten ve tabî ki moderniteden uzak bir hayat sürmektedirler. Sistemin dışındadırlar. Ben, altı çocuklu bu ailenin hem babası, hem de son derece donanımlı-entelektüel öğretmeni ve lideridir. Ben’in karısı ise şehirdeki bir hastanede bipolar bozukluk tedavisi görmektedir. Fakat gün gelir karısı ölünce ve cenazeye gitmeleri icab edince bu sistem karşıtı düzen sarsılmaya, işler karışmaya ve kendi kurdukları bu hayatın değer yargıları ve düşünce biçimleri ile mevcut toplumunkiler çatışmaya başlar…
[Geniş zaman anlatımın sonu]

Bir filmin vaadi özetinde veya fragmanındadır. Ne alâ mesele, ne alâ hikaye değil mi özetteki ? Acaba bu hakikaten çetrefilli meseleye ne dair ne söylemiş, ne göstermiş, ne imâ etmiş olalar diye meraklanıyor insan.

Sinema dediğinin, ya da daha geniş ifadeyle sanatın büyük kısmı imâdır. İmâ engindir, geniştir. Düşündürür, hissettirir. Zorlar insanı. Her kafada başka resimler çizebilir. Arayışa sevkedebilir. Görünenin ötesini aralayabilir. Doğrudan söylemenin, hele hele doğrudan bir takım çok bilindik, hatta neredeyse sloganik ifadeleri kâfi miktarda karakter, görüntü, ses ve kurgu ile beslemenin ortaya iyi bir film çıkaracağı düşüncesi olsa olsa büyük bir yanılsamadır. El çabukluğudur.

Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Matt Ross‘un yaptığı böyle bir şey. Pat pat söyletiyor herşeyi, pat pat gösteriyor da. Lanet olsun kapitalizme, modernite yerin dibine batsın, Allah belasını versin bu gıda endüstrisinin, eğitiminizin canı cehenneme, olmaz olsun öyle devlet, kahrolsun ABD emperyalizmi, yurtta sulh cihanda sulh ve evet istikbal göklerdedir !

captain-fantastic

Her bir karakter karton. Ne doğruluk timsali, özgürlükçü, otoriter! ve de bilge baba karakteri, ne aristokrat-rahip-burjuva karışımı dede karakteri, ne de hepsi birbirinden allâme ve birbirinden güzel çocuklar sahici. Zoraki ve karikatürize.

Toplumdan bu kadar soyut iken, tecrübe etmediği dünya hakkında derya deniz bilgiyi yutmuş iken, hayatında altı kişiden başkasını görmediği halde ve tek sosyallikleri kan bağı ile bağlı oldukları aileleri iken ve varlığından her bir detayı ile haberdâr oldukları modern hayattan bu kadar uzak iken nasıl bu kadar mutlular ? Doğaya kesin dönüş yaptık ve oldu mu ? Topluyor muyuz bavulları ? Yoksa antidepresan mutluluğu mu bize sunduğun. Az deyivereydin üstat.

Komün hayatı kurmanın baş şartı her türden dini inancı hakim sınıfların uydurduğu masallar olarak yaftalamak mıdır ? Farz mıdır ? Vacip midir ? Yoksa olmasa da olur mu ? Bu dinin peygamberi Chomsky midir ? Geçmiş bütün insanlık birikimini ve o insanların yaşayış, inanış ve düşünüş biçimi “aptallık-cehalet” kalıbı ile açıklamak nasıl bir kafa konforu, nasıl bir ilerlemeci zihindir ? Az bir soluklansaydın birader.

Meskun mahalde anadan doğma dolaşarak ya da altı yaşında bir çocuğun eline pornografik içeriğe sahip bir dergi vererek ya da aynı çocuğu şarap içirererek mi gösteriliyor aydınlanmış ve de özgür düşünce ? Toplumun itiraz edilen değerlerine itiraz etmenin başka güzel, anlamlı yolu yöntemi yok mudur ? Alnının çatından vurmalı mıyız aynı değer yargısına sahip olmadıklarımızı ? Suratına mı tükürmeliyiz ? Az anlatsaydın be mübarek.

Toplumun tabularını yıkıyoruz derken içine düşülen durumun kendisi bir tabu yıkma tabusu olmuyor mu ?

Modern hayatın bütün lanetlerinden, belalarından uzaklaşıp onun her türlü nimetlerinden faydalanmak tezat değil midir ? Modernitenin iyi yanlarını mı alıyoruz reis ?

Son derece özgür, toplumun ve geleneğin kuşatıcı ve zaman zaman baskılayıcı da olabilecek değerlerinden bağımsız ve son derece eğitimli bireyler yetiştirmek iddiasında olan baba (Ben) neden çocukları üzerinde zaman zaman otoriter tutumlar sergilemektedir ? Otoriteyi de geçtik hadi, bu bilge baba kendisine bu kadar bağımlı çocukların tam olarak nesi olmaktadır ? Az bahsetseydin be müdür.

captain fantastic, kaptan fantastik

İnsanlıktan ve toplumdan tamamen uzak, soyut yetiştirilmekte olan bu çocuklar bu şekilde kemâle ermiş midir ? Bu mudur olup olacak şey. Bu çocuklar evlenmeyecekler(ya da çiftleşmek de denebilir) midir, diğer insanlarla kaynaşmayacak mıdırlar, ailelerinden başka ilişki kurdukları kimse olmayacak mıdır ? Bu nasıl bir kapalı ve kısır bir toplum tasarımıdır ? Bu işin oluru nedir ? Az anlatsaydın be hafız.

8 yaşında 6 dil bilen, parçacık fiziğinden haberdar, haklar bildirgesi üzerine yorum geliştirebilecek derecede orantısız entellektüel çocuklarımızın karşısında neden boş gözlerle bakan iki lise öğrencisi var ? Bilge, öğretmen, sporcu, müzisyen, yakışıklı babamızın karşısında neden çok tutucu (kimileri bağnaz diyebilir), anlayışsız, suratsız, merhametsiz ve de paralı bir dede var ? Bu zıtlaştırmanın bizatihi kendisi fena halde modern değil mi ? Az insaf be muhtar.

Fazla uzatmayayım. Bu sığ ve de derin dondurucudan çıkarıldıktan beş dakika sonra tüketime hazır, yavan sistem-düzen eleştirilerinden gına geldiğini söyleyerek bitireyim.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Marslı – The Martian

Pazartesi, 02 Kas 2015 Yorum yapılmamış

marsli_the_martian

Film bir çok ülkede gösterime girmeden bir kaç hafta evveldi. Mars’da yaşam ile ilgili haberler epey revaçtaydı. Su mu bulunmuştu ne. Mars’ta hayat var mı ola meselesi gündem oluvermişti yine birden. Acep yeni bir bilim kurgu filmi mi geliyor sorusu kafamda daha yeni çengellenmişti ki bir arkadaş çıtlatıverdi; “Mars’la ilgili bir film geliyormuş”.

Özgür görünümlü serbest tutsak modern bireyin bütün istek ve arzularını kendi büyük mekanizması için tekrar kullanılabilir yakıt haline getiren düzenin sinema yapımcıları elbette ki geri durmayacaklardı bu tip manipülasyonlardan. NASA ve benzer bilim kuruluşlarını kutsayan ve her türlü günahtan, dalavereden ve sermayeden bağımsız addeden zihniyet “yok canım, abartıyorsun, ne alakası var” diyebilir. Demeye devam da edebilir. Kendilerini zihin konforlarıyla baş başa bırakıp derhal uzaklaşıyorum oradan.

Bu artık iyiden iyiye alenîleşmiş düzmeceye, ayıbı saklama gereği dahi duymayan zihniyete alet olmayıp filme gitmeyecektim güyâ. Bilim-kurgu, fantastik filmlere olan ilgimin üzerine kibrit çakarak beni yangın tüpü almaya zorlayamazsınız filan gibi artislikler yapacaktım. Beni bir şeyi güyâ ben istiyormuşumcasına ister hale getiremezsiniz ulen filan diyecektim. Olmadı, beceremedim. Hevesim galip geldi. Gitme ! Kal ! diyemedim. Gittim filme.

Günümüzden öyle çok ötesi zamanlar değildir. Hatta aksine epey yakın zamanlardır. Bilim vardır, kurgu pek yoktur aslında. İnsanoğlu -tabi ki Amerika- Mars’ta istasyonlar kurmuş, insanlı Mars seferleri düzenler dereceye gelmiştir. Bu seferlerden birinde mürettebat Mars’ta hesapsız bir fırtınaya yakalanır. Bu kargaşa içerisinde astronot ve botanik bilimcisi Mark Watney (Matt Damon) yaralanır ve gemiye ulaşamaz. Mürettebat da onun öldüğünü düşünürek çaresiz geri yolculuğa koyulur. Oysa ki Mark yıkılmamıştır, ayaktadır. Mark’ın ölmediğini farkeden NASA onu kurtarmak üzere hazırlıklara başlar. Teyakkuz hali hakimdir. Bu esnada Mark sıkı bir hayatta kalma mücadelesi veriyordur. Türlü icatlar geliştiriyor, yılların bilimsel birikimini sahada uyguluyor ve Mars’ı keşfediyordur…Film bu minval üzere devam eder.

The Martian

(Buradan sonrasını filmi izlememiş olanlar okumasınlar. Ya da okusunlar kendileri bilebilirler.)

Batı aydınlanmasının temel taşlarından olan hümanizm için Aliya İzzetbegoviç şöyle der;“Tek tek insanları sevemeyenler, insanlık (hümanizm) kavramını icat etmişlerdir; hem kullanmak hem de rahatlamak için.”

Dünyanın dört bir yanında mevcut iktisadî-siyâsi-düşünsel düzene çomak sokması, çıbanlık taslaması veya alternatif düzenler, varoluş telâkkileri sunması ihtimal dahilinde olan, mümkün gözüken “tehlikeli” her insan topluluğuna karşı savaşlar başlatanların, yıkımlara girişenlerin, operasyon düzenleyenlerin ve bunlardan peydâ olan göçlere, mülteci sorunlarına sırtını dönenlerin, gözlerini kapataların, kulaklarını tıkayanların hakim sinema anlayışının ürünü olan bir film Marslı. Ve bu filmde bir insanı, tabi ki ABD vatandaşı, kurtarmak uğruna bütün dünya seferber olmuştur. Ülke ülke, bölge bölge, kavim kavim tek tek cümle içerisinde sıralandığında felaketinin büyüklüğüne gölge düşürdüğümüz bu büyük yıkım hareketinin öncülleri, propagandacıları, şirin göstericileri, yaşam tarzı dayatıcıları, bilim sermayedarları ve yöneticileri ve elbetteki bu kurtarma şölenini meydanlarda heyecan içerisinde takip eden kalabalıkları Mark Watney’i kurtarıp felâha eriyorlardı. Yaşasındı !

Filme dair teknik detay bâbından bir şeyler söylemenin pek bir anlamı yok. Her türden teknik kabiliyeti ve ehliyeti son derece yüksek. Esas sorun hikayenin anlatılış biçiminde, yönetmenin ve pek tabi ki yapımcıların tercihlerinde. Mesela film hiç bir anında tıpkı Gravity‘de olduğu gibi kahramanın kurtulamayacağını düşünmemize fırsat vermiyor. Sıkıntı yok ! Mars’ta bir başına ama ölümden bir o kadar uzak. Fiziksel olarak bambaşka bir gezegen, günün büyük kısmı o kasvetli astronot kıyafeti içerisinde, her an endişe verici bir oksijen ve yiyecek kıtlığı mevcut, başka bir gün(sol – 24 saat 39 dakika), başka bir coğrafya, başka bir iklim ve hepsinden önemlisi ne bitki ne hayvan ne insan tek canlı yok. Böylesi koşullar içerisindeyken dahi neredeyse iyi ki de kaldım buradalarda, oh ne güzel keşifler, icatlar yapıyorum, espiriler bile yapıyorum ortaya karışık, değmeyin keyfime demediği kalıyor Mark’ın. Ne bir keder, ne bir umutsuzluk, ne bir varoluş sancısı, ne bir melankoli, ne de en olası ihtimalle bir halüsünasyon(bakınız. Ay – Moon). Marslı’dan biraz önce vizyona girmiş olan ve Everest’e tırmanan bir grup dağcının hikayesini anlatan Everest filminin kendi hikayesine dair en önemli ve can alıcı soru olan “Neden Everest’e tırmanıyoruz ?” sorusunu göz göre göre pas geçmesi gibi, anlı şanlı yönetmenimiz Ridley Scott da bütün bu zor meselelerin üzerini bir tutam şaka biraz da komiklikle geçiştiriyor. Müthiş !

Herhalde astronot kıyafetindeki kamera ile birlikte yaşıyor olması ve bundan başka kendinin de sık sık kamera karşısına geçiyor olması kahramanımızın varoluşunu “görünüyorum o halde varım” a dayandırmasından ileri geliyor olsa gerek. Sen değil misin ki en çok görünen, gül eğlen neşelen o vakit. Sana yaraşır elbet. Zira bulunduğumuz zamanlarda görünmek varolmanızın en muhim gerekçesidir.

the_martian_ship

Bir diğer büyük açmaz mürettebatın Mark’ı almak için Mars’a geri dönmek üzere verdiği kararın dayanılmaz hafifliği. 553 fazladan gün uzayda yolculuk yapmalarından başka çok ciddi ve çeşitli ölüm tehlikeleri de barındıran bu harekete girişmek için kararı almaları Taksim’den Beşiktaş’a dolmuşla mı insek otobüsü mü beklesek sığlığında. O an voleyi basıp çıkmak geliyor salondan ama daha göreceğin varmış ki kalıveriyorsun orada. Ne ki insana bu kadar yüce kıymet biçen ve onu kurtarmak pahasına bütün imkânları seferber eden NASA yönetimi, gemideki 5 kişilik mürettebâtın hayatını büyük bir riske atarken herhangi bir ikilem yaşamamaktadır. Zira aslolan PR’dır, halkla ilişkilerdir, görüntüdür. “Kahvedekilere benimsin demişim bir kere” misali “bütün dünyayı ayağa kaldırdık kurtaracağız diye, bu saatten sonra pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” denilir.

Son kurşunumu da filmin 3D oluşuna sallayayım, bitsin gitsin. Filmin sahnelerinin büyük çoğunluğu ofis ortamında, uzay gemisinde, Mars’taki bir kapsülün içerisinde veya geniş planlı Mars düzlüklerinde geçiyor. Uzay gemisinin uzayda salınım yaptığı veya aksiyon içerikli olduğu için üç boyutlu algılanmasının ayrı bir görsellik katacağı sahnelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Nedir bu 3D sevdası anlamak mümkün değil.

Velhasılı kelâm yine teknik açıdan son derece başarılı, Matt Damon, Jeff Daniels, Chiwetel Ejiofor, Jessica Chastain, Sean Bean filan derken bir Ronaldinho bir de Zinedin Zidane eksik şaşâlı kadrosuyla göz kamaştıran, ama hikayesiyle, anlatımıyla ve alt metniyle bir o kadar kıfayetsiz, basmakalıp, ucuz ve “pop” bir film daha…

Dipnot : Mars’ta su bulunduğuna dair haberler tam müşteri geldiğinde mi fırından çıkarılmıştır ? NASA filmi desteklemiş midir ? Film NASA’nın propagandasını mı yapmıştır ? Bu simbiyotik bir ilişki biçimi midir ? NASA’nın eli işte gözü oynaşta mıdır ? Tavuk mu yumurtadan çıkmıştır yumurta mı tavuktan türünden sorular için şuraya, şuraya bir de şuraya bakılabilir…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kış Uykusu (Winter Sleep)

Pazartesi, 07 Tem 2014 3 yorum
Kış uykusu, winter sleep

Kış Uykusu (Winter Sleep)

Film şu minval üzere cereyan etmektedir;

Aydın(Haluk Bilginer) emekli bir tiyatro oyuncusudur ve oyunculuğu bıraktıktan sonra Kapadokya’da babasından yadigar kalan butik oteli işletmektedir. Bir yandan da yerel bir gazeteye köşe yazıları yazmaktadır ve bir tiyatro tarihi kitabı yazmak üzere çalışmalarını sürdürmektedir. Hayatında iki kadın vardır; zihin dünyaları arasında ciddi fark olan genç karısı Nihal(Melisa Sözen) ve boşandıktan sonra yanlarına taşınan kız kardeşi Necla(Demet Akbağ). Gelişen olaylar uyumsuzlukları, tutarsızlıkları ve karakterlerin derinlerde yaşadıkları çatışmaları su yüzüne çıkaracaktır. Ve anlatılan, insana dair ahlak, iyilik, kötülük, yalnızlık, sevgi, vicdan gibi pek çok meseleyi barındıran, olay hikayesinden ziyade içli ve esaslı bir “durum hikayesidir”.

Kim derdi ki her uygun gördüğü yerde Nuri Bilge Ceylan’a laf iliştirmekten hazzeden ben, gün gelsin bir güzelleme yazayım.

196 dakika dram filmi çekmek bir cesaret işi bi kere. O 196 dakikanın bu denli akıcı olabilmesini sağlamak da apayrı bir maharet. (Bu arada filmin ilk kurgusu dört buçuk saat imiş, daha sonraki yoğun çalışmaları sonucu üç buçuk saate indirebilmiş Nuri Bilge Ceylan. Bakınız)

Korka korka salona girdik, ama çıktığımızda hakikaten üç buçuk saat oldu mu yahu diyorduk. Her ne kadar pek hazzetmesem de, evvelki filmlerinden, hele hele Bir Zamanlar Anadoluda’da filminden, yönetmenin mekan, görüntü, ışık, açı ve sair teknik detaylar konusunda son derece mahir olduğunu biliyoruz. Sinemayı bıraksın fotoğraf filan çeksin derken de onu kastederdim. Bizim kafamızdaki sinema hareketli kareler bütünüydü. Bir akışı, bir akışkanlığı olmalıydı. Gevezelikten uzak olmalıydı ama konuşmalıydı da. Bir Zamanlar Anadolu’da ile beraber “şu karaketerleri konuşturayım yahu biraz da” demeye başlayan Nuir Bilge Ceylan bu kez adeta yılların suskunluğunu yırtar gibi üç buçuk saate yakın bir süre boyunca karakterleri konuşturmuş. Susmalarına mahal vermemiş neredeyse. Bu kadar çok konuştuturuken gevezelik de etmemiş lakin. Gereksiz, çıkıntı veya sakîl duran tek replik yok neredeyse. Belli ki diyaloglar üzerinde ince ince ve uzunca çalışılmış. Gündelik hayatın can sıkıntılarına, kaygılarına, dertlerine, kabaca hayat gailesinin bütün damarlarına sirayet edebilmiş ve insanın açmazlarına, tutarsızlıklarına ve samimiyetsizliklerine dair vurguları böylesine yalın, böylesine göze sokmadan yapabilmiş bir metin ortaya çıkmazdı aksi takdirde.

Haluk Bilginer‘in şuradaki röportajında söylediği ve şurada da belirtildiği gibi Nuri Bilge Ceylan illa da kendisiyle çalışmak istemiş. Rolü üç defa reddetmiş olmasına karşın, yönetmen bu rol için bir başkasını düşünememiş. O denli ki “filmin çekimleri senin takvimine uymuyorsa, biz senin takvimine uyarız” demeye kadar vardırmış işi. Filmi izledikten sonra bunun ne kadar yerinde ve anlamlı bir seçim olduğunu görüyoruz. Zira Haluk Bilginer o kadar güzel ve o kadar inandırıcı canlandırmış ki Aydın karakterini, bu rolün hakkından gelebilecek bir başka oyuncuyu düşünemez oluyorsunuz. Bir oyuncunun performansı hakkında, kafanızda bir başka aday oluşmasına izin vermemiş olmasından daha yeterli bir ölçüt bilmiyorum.

Gelelim Aydın karakterine. Hikayenin merkezinde bulunan Aydın’ın aslında isminde dahi bir ironi var. Yetersizlikler içerisinde, halkından kopuk, hatta onu öteleyici, küçük dünyasının aydını Aydın. Kardeşi Necla’nın tabiriyle oturduğu yerden akham kesen, yazılarına konu olanlar ile herhangi bir bağı bulunmayan ve fikri mücadeleden uzak, çağının sorunlarına ışık tutmaya çalışmaktan ziyade kendi benliğine esir olmuş karton aslandır o. Gündelik hayatın aydınıdır. Bu taraftan baktığımızda Nuri Bilge Ceylan sert bir Türk aydını eleştirisi yapmış şeklindeki söylemleri abartılı buluyorum. Olsa olsa aydın olmaktan ziyade bu iddiada olan, entellektüel olmaktan ziyade entellik taslayan, yarı aydın tiplemelerine bir eleştiri.

Filmin derinlerdeki kasveti su yüzüne çıkaran akışı ile fena halde uyumlu olan müziği de çok güzel. Sonata in A major, D.959 (II. Andantino) – Franz Schubert

Nihai olarak, 1982’de Yılmaz Güney’in Yol ile aldığı Altın Palmiye’yi Kış Uykusu ile ikinci kez memleketimize kazandıran Nuri Bilge Ceylan’ı takdir etmek gerek. Bu kez yiğin hakkı yiğide : )

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’tan

Pazartesi, 04 Kas 2013 3 yorum

Yok bu sefer filmden bahsetmiyorum. Adı güzel kendi güzel Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde pek bilinmedik, daha önce duymadığım iki atasözü, bir de deyim vardı. Bayıldım. Söz uçar da da yazı kalır dedim. Ahan da yazıyorum;

Karpuz kabuğundan gemiler yapmak : Olmayacak şeylere umut bağlamak.

Eşek eşeği ödünç kaşır : Çıkarcı kişi, yardım ettiği kişi de ileride kendisine yardım edecektir beklentisiyle yardım eder.

Acemi nalbant gavur eşeğinde öğrenir : “Mesleğinde ustalaşmamış kimse, ilk denemelerini değersiz malzeme üzerine yapar” anlamında kullanılan bir söz. (TDK)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Benim Dünyam

Pazar, 03 Kas 2013 3 yorum
Benim Dünyam

Benim Dünyam

(Geniş zaman anlatımının başı)
Varlıklı bir ailenin kızı olan Ela’nın (Beren Saat) iki yaşındayken işitme ve görme engelli olduğu anlaşılır. Haber aileyi derinden sarsar. Ela büyüdükçe sorunlar da büyür. Akıl hastanesine yatırmak konusunda anne(Ayça Bingöl) direniyor, baba ısrar ediyordur. Tam da bu vakit konuda uzman bir eğitmen-öğretmen olan Mahir hoca (Uğur Yücel) çıkar ortaya. Baba ile Mahir hoca arasındaki gerginlik, Ela’nın çaresizliği, annenin arada kalmışlığı derken Mahir Hoca sonunda baskın gelir ve Ela’ya bir şeyler öğretebileceğini kanıtlar. Bundan sonrası Mahir hoca ile Ela’nın birlikte yürüyecekleri ve filmin de asıl hikayesi olan uzun bir yoldur.
(Geniş zaman anlatımının sonu)

(Filmi izlememiş olanlar duymamamsı gereken şeyler duyabilir bundan sonra…)

Yazı Tura gibi bir kült filmi ve efsane televizyon dizisi İkinci Bahar‘ı çekmiş, ama öte taraftan Ejder Kapanı gibi vasat bir filme de imza atmış Uğur Yücel televizyon dizileri döneminden sonra televizyon dizisi tadında bir filmle karşımızda. Yekten fikrimi beyan etmiş oldum. Ki zaten bir filmi yeniden çekmenin esprisi nedir, meçhul bir hikmeti filan mı vardır bilmiyorum, bilen varsa beri gelsin. Geçen sene Özcan Deniz A Moment To Remember‘ı “Evim Sensin” adıyla yeniden çekmişti. Bu kez Uğur Yücel Black‘i “Benim Dünyam” adıyla yeniden çekti. Yine de bir film, sırf bir filmden uyarlama diye kötü olmaz. İyi bile olabilir. Hatta yeterince iyi bir yorum sunarsa küçük şirinleri bile gösterebilir.

Beren Saat’in görme, işitme ve dolayısıyla konuşma engelli bir kızı son derece inandırıcı bir şekilde oynadığını söylemek gerek. Bir de Uğur Yücel’in yaşlı Mahir Hoca’yı Uğur Yücel gibi oynadığını. Filmin asıl -ve belki de tek- başarısı ise kostümler ve mekanlarla birlikte biri orta yaş üzeri, diğeri yaşlı olmak üzere iki Mahir hoca arasındaki geçişi hakkıyla gerçekleştirmiş olmasıdır.

Benim Dünyam

Filmi izlememiş birinin muhtemel odur ki meraklanacağı en muhim şey böylesi bir kızın nasıl olup da üniversiteye kabul edilecek denli bir görgü ve bilgiyi edindiği olsa gerek. Bu, adından da belli olacağı üzere mahir adam, Mahir hocanın elindeki sihirli değneği görmek ister insan. Ki filmin başında da bu merak ciddi biçimde besleniyor. Ama o da nesi, koca filmde pilavı kaşıkla yemeği öğrendiğinden başkasını göremiyoruz. Sonra birden, üniversiteye kabul edilip edilmeyeceğinin belirleneceği kurulda kendisine sorulan bir soru üzerine, değme felsefeciye taş çıkaracak şekilde “bilgi” nin tanımını yapan Ela çıkıveriyor karşımıza. Bunlardan başka bir de Ela’nın işaret diliyle anlattıklarını kah Mahir Hoca’nın sesli olarak tekrarladığını görüyoruz, kah bir altyazı beliriveriyor. Fena halde sakil. “Yarın öğleden sonra sahildeki çay bahçesine gidelim diyorsun öyle mi ?” Hee olma mı…

Filmin bir diğer eleştiri hakeden tarafı başından sonuna kadar öğretici, ima etmektense doğrudan söyleyici bir söylemden kurtulamaması. Gösterdikleriyle yetinmeyerek üstüne bir de gösterdiklerinde ne anlattığının altını çizme çabası. Malumdur “Sözün tamamı aptala söylenir”. İma zekaya hastır. İma sanattır. Sinema göstermek sanatıdır. Sinema imadır : ) Seyirciye gösterdiğinden ziyade bir de ne anlaması gerektiğini, asıl “çıkarılması gereken” dersin filan ne olduğunu söyleyen düzgün ve vurgulu cümleleri dillendiren dış seslerin sinir bozucu olmaktan başka bir etkisi yok. Öte taraftan dramın bu kadar halihazırda mevcut olduğu, hikayenin bizatihi son derece dramatik olduğu bir filmde dahi öyle çok matah bir dram da çıkmamış ortaya. Dizilerden az öte, yeşilçamdan çok beri.

Uğur Yücel’den çok daha iyilerini bekliyor insan…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Gravity (Yerçekimi)

Pazar, 27 Eki 2013 2 yorum
Gravity (Yerçekimi)

Gravity, Hubble teleskobunu tamir etmekle meşgul bir grup astronotun başlarına gelen bir felaket sonrası hayatta kalma mücadelelerini konu alıyor. Başrolleri -tüm rolleri aslında- Sandra Bullock ve George Clooney oynuyorlar. Her ne kadar yakın plan çekimler fazla olsa da çoğunlukla astronot başlığı içinde yüzlerini bile seçmekte zorlandığımız ve yine çoğu hareketleri bir takım teknolojik araç gereçler eşliğinde gerçekleştiği için oyunculuğun öne çıkmasına fırsat verecek bir film değil Gravity. Lakin şuradan görebileceğimiz üzere Sandra Bullock’un oynadığı Ryan rolü için Natalie Portman ve George Clooney’nin oynadığı Matt rolu için Robert Downey Jr. düşünülüyormuş ilk zamanlar. Daha yerinde olurmuş demeden edemeyeceğim.

Tür olarak bilim kurgu değil. Bilim var da kurgusu yok. Filmde geçenler mevcut bilim-teknik ile yaşanan, yaşanabilir olaylar. Tam olarak dram-gerilim türü bir uzay filmi. Öyle içinde uzay geçen her film bilim-kurgu değildir.

Galiba bol yıldızlı veya bol eğlenceli veya bol aksiyonlu, tez zamanda popüler olması muhtemel, hasılat beklentisi yüksek filmleri ifade etmek için kullanılan “gişe filmi” tabirinden başka bir de büyüsünü sadece salonda izleyerek algılayabileyeceğimiz filmlere bir tabir gerek. “Salon filmi”, “perde filmi” filan denebilir mesela. Hobbit, Dark Knight, Superman, Spider Man, Avengers gibi filmleri evde izlemek ile sinemada izlemek arasında gece ile gündüz kadar fark var.

Gravity (Yerçekimi)

Gravity tam olarak böylesi bir film. Klişe tabirle görsel şölen. David Copperfield’ı izlemek gibi. Olan bitenden gözünü alamama durumu. Fena halde bastıran bir “seyretme” güdüsü. Bu etkide en büyük pay sahibi insan bünyesinde değişik duygular uyandıran uzaydan Dünya görünümü ile ürpertici uzay boşluğunun hemen her sahnede arka planda oluşu ve filmin önemli bir bölümünde şahit olduğumuz yerçekimsiz ortamın cazibesi. Senaryo, kurgu filan olmasa ve kamera dümdüz orayı burayı çekse izlenir bu arka plan. 3D çekimlerin hakikaten üç boyut duygusu vermesi, görsel efektlerin, kamera hareketlerinin, sesin, müziğin ve diğer bütün teknik detayların fevkaledenin fevkinde oluşu ile bir sinema filminden beklenebilecek pek çok şeyi pek çok iyi yapmış film. Etkilenmemek mümkün değil.

(Filmi izlememiş olanlar duymamamsı gereken şeyler duyabilir bundan sonra…)

Gravity (Yerçekimi)

Filmle ile ilgili çeşitli eleştirilerde ve astronotlarla yapılmış röportajlarda filmin bir çok teknik hata içerdiğinden bahsedilmiş. Fikrimce bunların bir çoğu gözardı edilebilir. İzleyicinin beğenisini, etkilenişini değiştirecek şeyler de değiller. Meğer bizim atmosferimiz mavi ışığı kırdığı ve dağıttığı için sarı gördüğümüz Güneş, uzaydayken beyaz gözükürmüş. Astronotlar astronot kıyafetlerinin içine öyle havalı iç çamaşırlar değil de özel tasarlanmış bir içlik giyerlemiş. Kimin umurunda.

Ve fakat sinema görsel olduğu kadar soyut ve edebi bir sanat da aynı zamanda. Dolayısıyla bir filmi sadece görsel yanıyla, çekim marifetleri ile değerlendirmek hata olur. Ardada sıralanmış görüntülerin ve senaryo metninin bir arada anlatabildiği cümlelerin, hissettirdiği duyguların olmasını, görsel olarak çok yukarı seviyelere çıkmış olanın mana olarak yüzeyde kalmamasını bekleriz. Gravity’de eksik ve 2001:A Space Odyssey‘de fazlasıyla mevcut olan budur. Ne uzay boşluğunda bir başına hayatta kalma mücadelesinin derinliğine inebilmiş, ne o büyük çaresizlik havasını hissettirebilmiş, ne de bir astronotun çok kendine has, çok benzersiz olmasını beklediğimiz ruh haline, duygularına ışık tutabilmiş. Herhangi bir aksiyon, gerilim veya korku türü filmde rastlayabileceğimiz hayatta kalma mücadelesinden, yaşamak isteğinden çok farklı, çok ötelerde olan bu durumu pas geçmiş neredeyse.

Bir de iki karakterden birisi panik, stres ve endişeler içinde hakikatli bir çaresizlik hissi yaşarken ve biraz biraz bize de yaşatabilirken bunu, diğerinin rahat, esprili ve olup bitenlere kayıtsız, cennetten tapulu o rahat hali yaşananların bir kurgu olduğu, aksettirilmeye çalışılan gerçekliğin az sonra duyulacak “kestikk” sesiyle bitiverecek olan bir oyun, şakacıktan bir felaket olduğu hissiyatı oluşturuyor insanda. Veya en hafifinden, yine o bildik, kabak tadı vermiş mutlu sonun, ferahlatan kurtuluşun yaşanacağı Çarşambadan belli oluyor. Daha güzel tabirle; “Ağzını büzüşünden Ömer diyeceği belliydi…”

Bütün olumsuz veya eksik taraflarına rağmen nihai olarak son derece etkileyici ve başarılı bir film olduğunu söylemek gerek.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Sinema Etiketler:,

Jagten (The Hunt – Onur Savaşı)

Çarşamba, 23 Eki 2013 1 yorum


Tam da Kim Ki Duk’un son filmi Moebius‘un sinemalarımızda “Kim Ki Duk’tan Moebius” adıyla gösterime girmesinden bahsediyorduk. Şaka mısınız ? Filmin adına yönetmenin adının eklendiği nerede görülmüş. En fazla “a film by Kim Ki Duk” filan der, ilgili arkadaşlara göz edersin. Veya “Oscar nominated director”, “Oscar winner director” filan dersin cezbetmek adına. Geçelim…

Jagten girdi bir hafta sonra. Film isimlerinin birebir çevirilmesi gerektiği gibi bir kanatim yok elbette. Elin “çattık” dediğine biz “ettik” diyebiliriz. Coğrafya, kültür ve dil farklılıklarından ötürü birebir çevirinin kötü olacağı durumlar vardır. Örneklendirmeye gerek yok. Lakin bu öyle bir şey değil. Danimarkalının Jagten, İngilizin The Hunt, Fransızın La Chasse dediğine Onur Savaşı denmez, dememelisin. Üstelik filmin orjinal adı filme müthiş yakışmış, dolaylı anlatımlara filan da sahip tek başında. Kaldı ki verdiğin isim kötü olmaktan başka filme dair sağlam bir ön bilgi(spoiler) de içeriyor. Filme geçelim…

Filmi izlemeyenleri uyarayım. Duymamanız gereken şeyler duyabilirsiniz.

(Çok sevmesem de, filmin konusunu anlatmak işini geniş zaman anlatımından başka bir anlatımla pek beceremiyorum. Hoş görüle, es geçile)

Arkadaş sohbetleriye, dost meclisleriyle ve geyik avcılığıyla hayatlarına devam eden güzel insanların yaşadığı soğuk bir Danimarka şehri. Çocuklarla arası gayet iyi olan orta yaşlarındaki Lucas öğretmendir ve yalnız yaşıyordur. Okulların tatil olduğu dönemde bir kreşte çalışmaktadır. Sonrasında Lucas’ın en yakın arkadaşının küçük kızının hangi şartlar ve psikoloji içinde söylediği filmin geri kalanında biraz biraz anlaşılan yalanı ile hikayenin seyri değişir. Lucas çevresi tarafından ötelenmeye başlar. Hemen hemen bütün eşi dostu aynı tereddütleri yaşar, aynı sorulara cevap arar. Buldukları cevaplar farklıdır. İnsan kırk yıllık dostunu hakikaten de tanıyamamış olabilir mi ? Küçücük bir çocuk böylesi bir yalan söyler mi ? Söylerse neden söyler ? Lucas hakikaten de bir sapkın mıdır ? Yok, masumsa gerçeği neden yüksek sesle haykırmıyor, isyan etmiyordur ? Mahkemelerin verdiği kararlar kişisel vicdan muhasebesini ne kadar değiştirir ? Çamurun izi hakikaten kalıyor mudur ? Ve saire. Tam da elde güzel sorular olunca güzel tartışmalar türediği gibi bu anlatımdan da güzel, sağlam ve etkileyici bir film çıkıyor ortaya.

Hikaye çok bilindik, haberlerde, gazetelerde hatta belki çevremizde duymuş olabileceğimiz türden aslında. Yalnız yönetmenin konuyu ele alış biçimi, birey ve ait olduğu toplum arasındaki ilişkinin çıkmazlarını, buhranlarını gösteriş biçimiyle sıradanın çok dışında. Bazen bir atasözü havasında “Hayat atasözlerinin haklılığına şahit olup durmaktan ibaret çoğu kere” denilebilir hani. Jagten bizim kültürümüzde yer etmiş pek çok atasözü ve deyimi ilkokul kitaplarımızda okuduğumuz metinlerin sonunda yer alan “metinden çıkarılacak dersler” bölümünde olduğu gibi özetlemiş hissi uyandırdı bende. Küçücük bir kızın bambaşka maksatlarla söylediği bir yalanın bütün bir erişkinler dünyasını alt üst etmesi “Bir deli kuyuya taş atar kırk akıllı çıkaramaz” gibiydi. Lucas’ın üstüne yapışan suçlama ve aleyhinde hiç bir delil olmamasına ve mahkemede aklanmasına rağmen, toplum nezdinde “elini kolunu sallayarak gezen” bir suçlu muamelesi görmesi “Adın çıkar dokuza, inmez sekize” gibiydi. Ya da cinsel taciz iddiası karşısında küçük bir kız çocuğuna mı yoksa kırk yıllık ahbabları Lucas’a mı laf konduramayacaklarını şaşıran ahalinin durumu “Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” gibi. Bir de akıllarda soru işareti bırakan son sahne ile bütün bir film boyunca Lucas’ın masumiyeti konusunda taraf olan, tüm şüphelerden uzak izleyiciye de “Bekara karı boşamak kolay” der gibiydi…

Oyuncu seçimleri karakter ve çehre uyumu açısından çok yerinde. Mesela başrol oyuncusu Mads Mikkelsen(Lucas), hakkında bilinenleri her an ters yüz edebilecek soğuklukta bir yüze sahip. Öte taraftan kemikli yüz hattıyla da kararlı bir izlenim veriyor. Ne öyle bir seri katil ruhu ya da bir cinsel sapkınlık, ne de ensesine vur lokmasını al saflığı taşıyor. Tam arada, tam dengede bir duruş. Ki 2012’de Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü almış da zaten. Ya da küçük kızı canlandıran Annika Wedderkopp (Klara) o psikolojik gerilim-korku türü filmlerinden alışık olduğumuz hafif sinsi, hafif bebeksi küçük yüzüyle istemsiz kötülükler, akla gelmeyecek işler yapabilecek potansiyele sahip çocuk havasını çok rahat ifade etmiş. Ne kadar iyi oynandığını destekelemek adına şu daha ilginç kendi adıma; filmin gerilim uyandırmak, hikayeyi çetrefillendirmek gibi bir derdi olmadığını, asıl ortaya koymak istediğinin bunlardan çok başka şeyler olduğu bildiğiniz halde filmden sonra kendinizi alternatif hikayeler üretirken bulmak. Hani tam da ucu açık bırakılmış bir psikolojik gerilim türü filmden sonra olmayanı varmış, olanı öyle değilmiş gibi yorumlamaya çalışmak gibi.

Film 2012 yapımı olmasına karşın 2014 yılı için Danimarka’nın Oscar aday adayı imiş. Yolu açık olsun. Niyetlenip de gidecek olanlar çok niyetlenmesin. Zaten bir kaç salonda gösterilen film haftaya, olmadı diğer hafta kalkar gösterimden. Zira çok müthiş filmler filan bekliyor sırada.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Sinema Etiketler:, ,