Arşiv

‘Diğer’ kategorisi için arşiv

Kaptan Fantastik – Captain Fantastic

Pazartesi, 28 Kas 2016 Yorum yapılmamış

captain fantastic, kaptan fantastik

[Geniş zaman anlatımın başı]
Ben(Viggo Mortensen) ve altı çocuğu ormanın içinde insanlardan, medeniyetten ve tabî ki moderniteden uzak bir hayat sürmektedirler. Sistemin dışındadırlar. Ben, altı çocuklu bu ailenin hem babası, hem de son derece donanımlı-entelektüel öğretmeni ve lideridir. Ben’in karısı ise şehirdeki bir hastanede bipolar bozukluk tedavisi görmektedir. Fakat gün gelir karısı ölünce ve cenazeye gitmeleri icab edince bu sistem karşıtı düzen sarsılmaya, işler karışmaya ve kendi kurdukları bu hayatın değer yargıları ve düşünce biçimleri ile mevcut toplumunkiler çatışmaya başlar…
[Geniş zaman anlatımın sonu]

Bir filmin vaadi özetinde veya fragmanındadır. Ne alâ mesele, ne alâ hikaye değil mi özetteki ? Acaba bu hakikaten çetrefilli meseleye ne dair ne söylemiş, ne göstermiş, ne imâ etmiş olalar diye meraklanıyor insan.

Sinema dediğinin, ya da daha geniş ifadeyle sanatın büyük kısmı imâdır. İmâ engindir, geniştir. Düşündürür, hissettirir. Zorlar insanı. Her kafada başka resimler çizebilir. Arayışa sevkedebilir. Görünenin ötesini aralayabilir. Doğrudan söylemenin, hele hele doğrudan bir takım çok bilindik, hatta neredeyse sloganik ifadeleri kâfi miktarda karakter, görüntü, ses ve kurgu ile beslemenin ortaya iyi bir film çıkaracağı düşüncesi olsa olsa büyük bir yanılsamadır. El çabukluğudur.

Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Matt Ross‘un yaptığı böyle bir şey. Pat pat söyletiyor herşeyi, pat pat gösteriyor da. Lanet olsun kapitalizme, modernite yerin dibine batsın, Allah belasını versin bu gıda endüstrisinin, eğitiminizin canı cehenneme, olmaz olsun öyle devlet, kahrolsun ABD emperyalizmi, yurtta sulh cihanda sulh ve evet istikbal göklerdedir !

captain-fantastic

Her bir karakter karton. Ne doğruluk timsali, özgürlükçü, otoriter! ve de bilge baba karakteri, ne aristokrat-rahip-burjuva karışımı dede karakteri, ne de hepsi birbirinden allâme ve birbirinden güzel çocuklar sahici. Zoraki ve karikatürize.

Toplumdan bu kadar soyut iken, tecrübe etmediği dünya hakkında derya deniz bilgiyi yutmuş iken, hayatında altı kişiden başkasını görmediği halde ve tek sosyallikleri kan bağı ile bağlı oldukları aileleri iken ve varlığından her bir detayı ile haberdâr oldukları modern hayattan bu kadar uzak iken nasıl bu kadar mutlular ? Doğaya kesin dönüş yaptık ve oldu mu ? Topluyor muyuz bavulları ? Yoksa antidepresan mutluluğu mu bize sunduğun. Az deyivereydin üstat.

Komün hayatı kurmanın baş şartı her türden dini inancı hakim sınıfların uydurduğu masallar olarak yaftalamak mıdır ? Farz mıdır ? Vacip midir ? Yoksa olmasa da olur mu ? Bu dinin peygamberi Chomsky midir ? Geçmiş bütün insanlık birikimini ve o insanların yaşayış, inanış ve düşünüş biçimi “aptallık-cehalet” kalıbı ile açıklamak nasıl bir kafa konforu, nasıl bir ilerlemeci zihindir ? Az bir soluklansaydın birader.

Meskun mahalde anadan doğma dolaşarak ya da altı yaşında bir çocuğun eline pornografik içeriğe sahip bir dergi vererek ya da aynı çocuğu şarap içirererek mi gösteriliyor aydınlanmış ve de özgür düşünce ? Toplumun itiraz edilen değerlerine itiraz etmenin başka güzel, anlamlı yolu yöntemi yok mudur ? Alnının çatından vurmalı mıyız aynı değer yargısına sahip olmadıklarımızı ? Suratına mı tükürmeliyiz ? Az anlatsaydın be mübarek.

Toplumun tabularını yıkıyoruz derken içine düşülen durumun kendisi bir tabu yıkma tabusu olmuyor mu ?

Modern hayatın bütün lanetlerinden, belalarından uzaklaşıp onun her türlü nimetlerinden faydalanmak tezat değil midir ? Modernitenin iyi yanlarını mı alıyoruz reis ?

Son derece özgür, toplumun ve geleneğin kuşatıcı ve zaman zaman baskılayıcı da olabilecek değerlerinden bağımsız ve son derece eğitimli bireyler yetiştirmek iddiasında olan baba (Ben) neden çocukları üzerinde zaman zaman otoriter tutumlar sergilemektedir ? Otoriteyi de geçtik hadi, bu bilge baba kendisine bu kadar bağımlı çocukların tam olarak nesi olmaktadır ? Az bahsetseydin be müdür.

captain fantastic, kaptan fantastik

İnsanlıktan ve toplumdan tamamen uzak, soyut yetiştirilmekte olan bu çocuklar bu şekilde kemâle ermiş midir ? Bu mudur olup olacak şey. Bu çocuklar evlenmeyecekler(ya da çiftleşmek de denebilir) midir, diğer insanlarla kaynaşmayacak mıdırlar, ailelerinden başka ilişki kurdukları kimse olmayacak mıdır ? Bu nasıl bir kapalı ve kısır bir toplum tasarımıdır ? Bu işin oluru nedir ? Az anlatsaydın be hafız.

8 yaşında 6 dil bilen, parçacık fiziğinden haberdar, haklar bildirgesi üzerine yorum geliştirebilecek derecede orantısız entellektüel çocuklarımızın karşısında neden boş gözlerle bakan iki lise öğrencisi var ? Bilge, öğretmen, sporcu, müzisyen, yakışıklı babamızın karşısında neden çok tutucu (kimileri bağnaz diyebilir), anlayışsız, suratsız, merhametsiz ve de paralı bir dede var ? Bu zıtlaştırmanın bizatihi kendisi fena halde modern değil mi ? Az insaf be muhtar.

Fazla uzatmayayım. Bu sığ ve de derin dondurucudan çıkarıldıktan beş dakika sonra tüketime hazır, yavan sistem-düzen eleştirilerinden gına geldiğini söyleyerek bitireyim.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kasıtlı/Planlı Eskitme – Planned Obsolescence

Çarşamba, 06 Tem 2016 3 yorum

“Yahu bu elektronik eşya, dayanıklı(!) eşya üreticileri kasıtlı olarak mı belirli bir ömre sahip ürünler geliştiriyorlar ?” sorusu bir çoğumuzun sorduğu bir sorudur. Hele ki akıllı cep telefonu ömürlerinin 1-2 seneyi geçmediği, bizzat tanığı ve mağduru olduğumuz bir çok benzer ürün-eşya-araç-gereç sayesinde yaygınlaşan bu şüpheler, şüphe olmaktan çıkıp kanâat haline gelmiştir.

İşte Türkçeye kasıtlı, tasarlanmış veya planlı eskitme gibilerinden çevirilebilecek olan “Planned Obsolescence” kavramı tam da bu duruma karşılık geliyor. Örnek olarak üretilen ilk ampüller verilir. Ömürleri 2500 saat olan bu ampüller, 1940 yılında ampül üreticilerinin (ampül karteli de denebilir) beraberce almış oldukları bir kararla 1000 saate düşürülür.

Bir örnek de 1950’li yıllarda üretilen ilk naylon çoraplardan gelsin. Üretici firmanın naylon çorapları kadınlar tarafından çok beğenilir ve neredeyse ömür boyu giyilebilir çoraplardır bunlar. Hatta o kadar ki sağlamlığını göstermek için reklamlarında araba çektirilir filan. Satışlar da iyidir. Lâkin kısa süre sonra üretici firmanın tespit edeceği üzere, uzun vadede bu kadar dayanıklı bir çorap pek de kârlı değildir. Ömrü boyunca 50 çorap satın alan bir kadın, ömrü boyunca 5 çorap satın alan bir kadından elbette ki yeğdir. Firma, mühendislerinden çorabı daha kısa sürede işe yaramaz hale gelecek şekilde yeniden tasarlamalarını ister. Mühendisler tasarımı değiştirirler ve firma çabucak kaçan çoraplar üretmeye başlar.

Bunlar pek tabi olarak müşterinin çok daha kısa aralıklarla ürünü satın alması ve elbette ki çok daha fazla kâr demek. Yeninin çabuk eskimesi, eskinin lanetlenmesi ve yeninin kutsanması. Kapitalizmin kendini yeniden ve yeniden üreten çarklarına hoşgeldiniz…

Örnekler çok. Yazıcısından, televizyonuna, arabasından, moda tasarımı ürünlere varana dek.

Meseleyi, madem bu kadar çok üretebiliyoruz, neden daha çok tükettirmeyelim şeklinde özetleyebiliriz sanırım.

Bir giriş yapayım dedim. Konuyla ilgili internette bir çok video, döküman, makale bulunuyor. Mesela şurada Türkçe bir video bulunuyor. Bir de belgesel var “The Light Bulb Conspiracy” adında.

Dipnot : Planlı eskitme kavramının tamamen olumsuz olmadığını, aksine yeniliğe, ilerlemeye ve gelişime sağladığı katkıları bulunduğunu, istihdamı arttırıcı etkisinin olduğunu söyleyen ve kavramı rasyonelleştirenler mevcut. Zihnini mevcut düzene kiralamış bu gibi zombilere karşı ihtiyatlı olmak gerek.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Gerçek İslam Bu Değil !

Cumartesi, 20 Şub 2016 Yorum yapılmamış

İmam elindeki kağıttan okuduklarının mahiyetine vâkıftı aslında. Lâkin kısa aralıklarla kâğıda bakması gerektiği için ses tonunu bir türlü denkleştiremiyordu. Kağıda bakmadan kendi hissîyâtını ve fikrîyatını da dahil edebildiği her cümlede cemaat üzerindeki etkisi belirginleşiyor, kendisi de daha bir coşku saçıyordu. Modern dünyada İslam’ın algılanış ve sunuluş biçimine itirazın dile getirildiği hutbede tema “gerçek İslam bu değil” idi. Vakitlerden “İslam terörü lanetler” idi, saat tam olarak “İslam barış dinidir” i gösteriyordu.

Uzun zamandır cemaatin bu kadar can kulağıyla dinlediği bir hutbe hatırlamıyordum. Müslümanların duygularına tercüman oluyordu sanırsam. “Heh ağzına sağlık be hoca”, “tabi canım İslam barış dini zaten”, “bu hutbe sana gelsin ey Batı !” bakışları yükseliyordu kubbe altında.

Bir büyük ezilmişliktir yaşadığımız. Büyük savunmadır. Büyük savrulmadır. İşaret parmaklarının kendisini gösterdiği masum sanığın yüzünün kızarmasıdır. İslamın ne olduğundan bihaber modern dünyanın ve onun değerlerinin ithamları karşısında düştüğümüz hâl içler acısıdır. İslamı allayıp pullayarak kâh sosyalist-devrimci tonlarda, kâh hümanist tonlarda, kâh salt bir ahlâk öğretisiymişcesine sunma çabamızın zaman zaman iftiraya dönüşme ihtimali her daim mevcuttur. İslamın kimseye şirin gözükmek derdi yoktur. İslam ne ise odur. Modern dünyanın 20.yüzyılda makyajı artık iyice akmış değerleri baz alınarak yapılan İslam’a dair değerlendirmeler bir bumerang gibi gönderildiği yere döndürülmelidir oysa. İslam’ın bu düzenin ortaya çıkardığı dertlere, yine bu düzenin düşünme, eyleme biçimine münasip ve bu düzenle el sıkışarak bir derman olmak iddiası da yoktur.

İslam’ın kendi insanı, kendi dünyası, kendi tasavvurları, kendi varoluş ve kavrayış biçimleri vardır. Kapitalist-liberalist düzenin meselelerinin ihalesini İslam’a yıkmak hiç bir şey değilse mantık tutulmasıdır. Mevcut savaşların, terör eylemlerinin, göçlerin, adaletsizliğin, sömürülerin, insanlık felaketlerinin ve buhranlarının sanığı, başlatıcı ve yaygınlaştırıcı faili İslam değildir. Kimseye özür borçlu değiliz, kimseye masumiyetimizi ispat etmek durumunda değiliz. Aksine bu mahkemeyi ve bu yargıcı ve bu savcıyı ve böylesi avukatlığı reddetmeliyiz.

Müslümanların üzerlerine sinmiş, yapışmış bu cıvık savunmacı dilden tez elden kurtulmaları gerek. Modern dünyanın değerleri ile İslam’ın değerlerinin uyuşmayacağını, uzlaşamayacağını kavramak ve hiç değilse söylem ve fikir düzleminde bu melezleştirme hareketine karşı durmaları gerek. Batı’nın tanım değerleri sahasında İslam’ın değerlerinin bir yere tekabül edemeyeceğini, bu tekabülsüzlükten dolayı Batı’nın İslam’ı her şart ve koşul altında öcüleştireceğini, “zencileştireceğini” akıldan çıkarmamak gerek. İslam’ın en temel naslarını dahi birilerine şirin göstereceğiz, hediye paketi edeceğiz diye yontmaya, yozlaştırmaya meyletmemiz an meselesidir bu zihin dünyasıyla. Allah muhâfaza…

Ilımlı İslam söylemi ise soğuk savaş sonrası ortaya atılmış, iddialarından, diriliş fikrinden ve kendi tasavvurlarından vazgeçmiş, teslim olmuş ve tehlike arzetmeyen, kültürel bir öğe haline dönüşmüş bir din tanımıdır. Bu tanım da müslümanlara veya bu dinin sahibine ait değildir. Ötelerden birilerinin ulusal güvenliklerine tehdit olarak algıladığı bir dine, protestan bir çehre nakli yapmak çabasıdır. Her kim ki bu dinin başına bir ek-sıfat(anti kapitalist, sosyalist, liberal, ılımlı, radikal) yapıştırma çabası içerisindedir, biline ki o kişi pazarlama işine girişmiştir, komisyon almaktardır bu satıştan. Umar ki efendisi bildiklerinden itibar bağışlansın, “bizden biri” payeleri verilsin kendisine.

NOT: Özellikle belirtmek durumunda kalmak istemezdim elbet. Lakin yine de belirteyim Batı şeytan değildir. Batı batıdır.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Ulu Cami’de Namaz Keyfi !

Pazar, 06 Eyl 2015 2 yorum

Müezzin ikindi ezanını okumaktadır. O ana kadar camide dağınık vaziyette bulunan cemaat derlenip toplanmış, saf olmuştur artık. Az sonra namaza durulacaktır zira. Tam o sırada “selfie” çubuğunu bir kovboy edasıyla çıkarıveren genç babasıyla o anı “ölümsüzleştiriyordur”. Assos’ta veya Nemrut’ta Güneş’in batışını seyreder gibi, Kapadokya’da balon turu yapar gibi, Eyfel Kulesini kendisine fon yapar gibi, Bozcaada’da şarap tadar gibi…Öyle ya Bursa’daysanız mutlaka görülmesi gereken yerlerden olan Ulu Cami’yi görmezseniz turizm haccınız kabul olmayacaktır. Ve şayet oradaysanız bunu kesin kez fotoğraflamanız gerekmektedir.

O genç ve babası az sonra, ikindi namazının sünneti kılınıp da farzı kılmak üzere imamın beklendiği o küçük arada, kendi aralarında “yahu hoca kıldırmıyor, kendimiz kılacağız heralde” cümlelerini kurarak dile gelmeyeni dile getirmiş oluyorlardı. O kadar uzaktılar ki yapmakta oldukları ibadete. Camide kılınan bir namazın farzının imama uyularak kılındığı gibi iki kere camide namaz kılmış birinin bileceği çok temel bir dini bilgide tereddüt ediyorlardı. Biraz evvel namaz safında “selfie” yapan bu ikili, aslında namaz kılmak ibadetini zihinlerinde nasıl bir turizm ritüeline, bu dini mekanı da nasıl bir turizm nesnesi haline getirdiklerinin farkında mıydılar bilmiyorum. Yalnız namaz kılmıyorlardı onu biliyorum. Galiba Ulu Cami’de namaz keyfiydi bu…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Cemil Meriç – “Bü Ülkede Yaşanmaz !”

Salı, 28 Tem 2015 1 yorum

Nicedir aklımda Cemil Meriç‘in 50 yıl önce söyleyip de hâla geçerli olan serzenişleri. Jurnal‘i okurken bu üllkede yaşanmazcılara çıkıştığı benzer iki paragrafa daha rastladım. Bir araya getirivereyim dedim;

1974 yılında yayımlanan Bu Ülke kitabından;

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır. Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.

Şu satırlar da Jurnal‘den. 6 Ağustos 1963…

Kulakları tırmalayan aynı şikayet: bu memlekette yaşanmaz. Doğru! Kapitalizm, Bizans’ın canım havasını fabrika bacaları, egzoslar, genzi ve ciğerleri kemiren murdar kokularla yaşanmaz hale getirdi. Ama efendilerimizi tedirgin eden bu lağım kokusu, bu kıyamet gününü hatırlatan insan ve makina uğultusu, bu toz, bu sinek değil ki. Onlar İstanbul’un insanından şikayetçi. İstanbul’un insanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Bu memlekette yaşanmaz diyenin yüzüne tüküresim geliyor.

Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar, Türkiye’yi yaşanmazlaştıranlardır. Yani aydınlar, karaborsacılar… Bir kelimeyle tesadüfün başlarına bir ikbal tacı veya imtiyaz miğferi oturttuğu şuursuz ve mesuliyetsiz herifler. Çağdaşlarına küfredince yükseldiklerini, günahlarından kurtulacaklarını vehmeden bir alay hergele…”

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kolonyalizm vs Neo-Kolonyalizm

Salı, 28 Tem 2015 Yorum yapılmamış

Üzerine söz söyleyip etkisini azaltmayayım…

Colonialism-NeoColonialism

Colonialism-NeoColonialism

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Hoca Bu Durur mu Yapıştırmış Cevabı

Perşembe, 07 May 2015 Yorum yapılmamış

Uzunca bir aradan sonra bir şeyler karayalayayım, zihnimde şimşekler çaktıran bir fıkradan bahsedeyim dedim;

Nasreddin Hoca‘nın epey bilinen fıkralarından biriymiş meğersem. Oldukça fazla yerde de benzer meselelere işaret etmesi hasebiyle alıntılanmış.

Hocanın ahır kapısının önlerinde bir o tarafa bir bu tarafa bir şey aradığını görenler sormuşlar: Hocam, ne arıyorsun?

Anahtarımı kaybettim de onu arıyorum demiş Hoca.

Hocaya sormuşlar:

-Burada mı düşürdün, iyi biliyor musun?

-Yok demiş, ahırda düştü.

-İlahi hoca ahırda düşen anahtar kapının önünde aranır mı?

Hoca gülmüş.

-Ahır karanlık. Üstelik yerler saman dolu. Aramak zor. Ama anahtarı aramak gerek. O yüzden ben de burada arıyorum.

Filmler, diziler, sosyal medya, türlü hobiler, olağan bir keşiften ziyade dayatılır, pazarlanır ve de “paketlenir” hale gelmiş turistik deneyimlenmeler, güncel siyasetin sade suya tirit hengamesinin seyri, iş hayatının şuur kapatan yoğunluğuna teslimiyet hali ve başka bir sürü uğraşılar, işler, güçler…Peki ya kendi varoluşumuza ve anlamına dair bir arayış içerisinde miyiz ? Aradığımızın buralarda olduğuna inanıyor muyuz ya da arıyor muyuz ? Teslim bayrağını açtık mı modernizm sonrası dönemin insanı içine çektiği duruma ?

Yoksa bütün bunlar oyalanmadan mı ibaret ? Ve daha kötüsü neyi nerede aradığımızın dahi farkında değil miyiz ?

Efendime söyleyeyim daha bir sürü alengirli sorular…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
Kategoriler:Diğer Etiketler: