Futbol Neden Bu Kadar Seviliyor

1.Diğer spor branşlarına oranla, futbolda, takımı oluşturan oyuncuların bireysel kabiliyetlerinin toplamından daha kabiliyetli bir takım ortaya çıkarabilme ihtimalinin her daim güçlü olması.
Her birinin cebinde 5 lira bulunan 10 kişinin bir araya geldiklerinde 50 liradan çok daha fazla çıkarabilmeleri güzel şey : )
Biraz irrasyonel-akıl dışı gibi, ama değil aslında.

2.Diğer spor branşlarına oranla, sayı, skor(futboldaki tabiri ile gol) çeşitliliğinin tahayyül edilemeyecek kadar fazla olması.
Röveşatadan aşırtmaya, frikikten penaltıya, voleden kafa gollerine, uzaktan atılan gollerden kendi kalesine atılan gollere varana dek.

3.Diğer spor branşlarına oranla, oynayabilmek için illâ da özel bir ekipmana, özel bir sahaya/salona, hatta bazen bir topa dahi ihtiyaç duyulmaması.
Evin salonundan saha, gazoz kapağından top, mermer taşından kale direği olabilir pekalâ. Bu da futbolun her zaman her yerde oynanabilen bir oyun olmasını sağlar.

4.Diğer popüler sporların(basketbol, henbol, voleybol, tenis vs.) insanın daha maharetli uzvu olan eli ile oynanmasına karşın, futbolun ayak ile oynanması.
Bu çok daha zor ve çok daha tuhaf bir şey aslında. Belki büyülü bile. Zira ayaklara hükmedebilme insanoğlunun pek alışık olduğu bir şey değil.

5.Diğer spor branşlarına oranla, futbolda oyun kalitesinin ve üstünlüğünün skora eşlik etmeme ihtimalinin çok daha yüksek olması.
30 şut atıp 20 korner kullandığınız, rakibi kendi ceza sahasına hapsettiğiniz bir maçta galip gelemeyebilirsiniz. Hücum oyuncularınız tek bir doğru son vuruş yapamayabilirler, bir kaleci kalesinde devleşebilir, direkleri geçemeyebilirsiniz. O yuvarlak top bir türlü içeri girmeyebilir.
Ya da aksi istikamette kaleye attığınız tek şutla maçı galip bitirebilirsiniz.

Bu ihtimaller her daim mevcuttur. Bu da oyunu kağıt üstündekinden daha tahmin edilemez, ele avuca gelmez bir hale getirir. Oyuna bir çeşit şans-bilinmezlik faktörü katılır. Bir çeşit gizem dahil olur.

6.Diğer takım sporlarına oranla saha boyutları ve oyuncu çeşitliliği hücum çeşitliliğini o kadar arttırır ki her bir hücum girişimi yeni bir şeyler olabilme ihtimalini de beraberinde getirir. Her yeni hücumda, atak organizasyonunda bir yenilik, bir başka estetik vaâdi de bulunur.

7.Bütün bu yaygınlık ve sevilirlik gerekçelerinden sonra ve bunlarla beraber, futbol modern dünyanın sunduğu, edinilmesi en kolay cemaat aidiyetini ve birliktelik duygusunu sunuyor. Bir tanımlanma biçimi haline dönüşüp bir kimlik öneriyor. Bir futbol takımının taraftarı olmak o kişinin kimliğinin belirleyici faktörlerinden birisi olabiliyor, aslî bir tanımlanma biçimine dönüşebiliyor. Aynı takımın taraftarları arasında bir birliktelik ve cemaat hissi oluşuyor. Hayatın diğer alanlarında karşılık bulamayan bu aidiyet ve cemaat hissi futbol dünyasında karşılık buluyor.

8.Bütün bu yaygınlık ve sevilirlik gerekçelerinden sonra ve bunlarla beraber, futbol modern dünyanın ürettiği “boş zaman” kavramının en ucuz, en kolay erişilebilir doldurucularından birisi.

Bütün bunlar aynı zamanda neden bu kadar oynanıp, izlenip, takip ediliğinin de sebepleri.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

İyi de Hep Bizim Anamıza Küfrediliyor !

Bir bayram günü Karadeniz’in bir köyüne çevre köylerden bir deli gelmiş. Tabi bayram günleri delilerin hasılat günü olduğu için köyün esas delisi Ahmet bu işe fena bozulmuş. Aslında tam deli de değilmiş, yarım deliymiş Ahmet. Kendi ekmeğine ortakçı gelen bu deliye ayar olmuş. Bir bahaneyle sıkı bir kavgaya tutuşmuşlar. Sonra bu ikisini binbir güçlükle ayırmış köylüler.
Biri “Yahu Ahmet eldureceğudun uşağu, nabaysun” demiş.
Ahmet; “Ee ne yapayidum, anama söveyi!”.
Diğer bir köylü “E oğlum, söveyise söveyi, delidur işte daa” demiş.
Ahmet’in cevabı ibretlik; “E iyi de delidur diyeysinuz ama hep benim anama söveyi. Deli olsa bi sefer de kendi anasına söver !”

Evet müslüman ülkeler pek çok açıdan yeterince güçlü ve donanımlı değiller.
Evet müslüman ülkeler birlikte hareket edemiyorlar.
Evet müslümanlar dinleri İslam’ı hakkıyla yaşamıyorlar.
Evet müslüman ülkeler birbirileri ile fena halde tefrika halindeler.

Ve lakin ki ölenler hep müslümanlar ! Hep bizim anamıza küfrediliyor !

Müslüman ülkelere ve müslüman halklara yukarıda saydığım ve haklı buluduğum bu eleştirileri getirmeyi tek başına geçerli ve yeterli bulanlardan gına geldi.

Eyvallah, doğru dediniz. Amma bir kere de onlara küfredin(eleştiri getirin, isyan edin) arkadaş !

Ya da bir kere de ölenlerin hep müslümanlar olduklarını görün !

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

İslam Düşünce Atlası

Güzel bir haber. Duymamış olanlar duyar belki.

İslam’ın ortaya çıkışından günümüze dek âlimler, kitaplar, mimarî eserler, şehirler, seyahat yolları, tarihi hadiseler, kurumlar, ekoller, düşünce dönemleri ve belki de en önemlisi bütün bunların zaman-mekan-fikir düzlemlerinde birbirileri ile olan ilişkisini ortaya koyan harikulade bir çalışma, fevkalâde bir imkan.

“Parçaları Yeniden Birleştir ve Küreyi Keşfet”

Son derece güzel ve kullanışlı tasarlanmış olan internet sitesi şurada; https://www.islamdusunceatlasi.org/

Aynı zamanda 3 cilt halinde basılmış olan kitap hali de bulunuyor.

İslam Düşünce Atlası (İDA), İslam düşünce geleneğini başlangıcından günümüze gelinceye değin, zaman-mekân-öğreti-ekol değişkenleri etrafında tanıtmayı amaçlayan bir kitap ve web tabanlı programlar geliştirme projesidir. İslam Düşünce Atlası, İslam düşüncesini, onu taşıyan tarih, aktaran metinler, oluşturan kişisel ve kavramsal ağlar, somutlaştıran kurumsal yapılar ve nihayet ona sahiplik eden coğrafî ve kültürel havzalar içerisinde anlamaya davet etmektedir. Tarihî-kültürel hafızamıza süreklilik kazandıracak yeni bir dönemlendirme teklifi ve önerdiği kapsamlı ilişkiler mantığı ile İslam düşüncesine dair bütüncül bir okuma önerisi olarak öne çıkan İDA, üç yılı aşkın bir süre boyunca Türkiye’nin önde gelen İslam düşünce tarihi araştırmacılarına, tasarım uzmanları, yazılımcılar ve harita mühendislerinin eşlik etmesiyle meydana gelmiştir.

İslam Düşünce Atlası, karmaşık ilişkileri web tabanlı programlar yoluyla takip edilebilir bir tarzda formüle etme amacı güden üç kavramsal haritaya ve bu haritalar aracılığıyla aktarılan malumatı taşıyacak bir düşünce tarihi omurgasına sahiptir: Zaman Haritası, Kitaplar Haritası, Kişiler Haritası ve İslam düşünce tarihi için yeni bir dönemlendirme teklifi içeren, haritalarla desteklenmiş, dönemlere göre ekol bazlı değerlendirme yazıları. İDA, bu bileşenler üzerinden şu soruların cevaplarını vermeye çalışır: Düşünce kim tarafından, ne zaman, nerede, nasıl, ne tür okul gelenekleriyle ilişki içerisinde, hangi yollardan geçerek, ne tür etkileşimlerle ve hangi metinsel gelenekler aracılığıyla üretilmiştir? Bu soruların cevaplarını merak edenler için, İslam Düşünce Atlası, benzersiz bir düşünce tarihi okuması vadediyor.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Sömürge Zihin ve Sömürge Aydın Üzerine

Sömürge zihin ve sömürge aydın üzerine bir kaç derleme;

Cezayir’in Fransaya karşı verdiği bağımsızlık savaşında (1954-1962) Cezayir saflarında yer alan, Fransız eğitimli bir sosyolog, düşünür Frantz Fanon‘dan;

Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır.



Cemil Meriç‘ten;

Türk aydını efendisinin ilaçlarını aşıran ahmak uşak gibidir.



Malcolm X bu durumu şöyle özetliyor;

Ev zencisi sahibine her zaman iyi baktı. Arazi zencisi kontrolden çıkacak olsa ev zencisi onu geri tarlaya bağlardı, araziye gönderirdi. Ev zencisinin bunu yapması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü ona arazi zencisinden daha iyi yaşam koşulları garanti edilmişti. Yemeği daha iyiydi, daha iyi giyinirdi, daha iyi evde kalırdı. Efendisinin dibinde yaşardı. Ya efendisinin evinin çatı katında ya da bodrumunda yaşardı. Efendisi ne yerse o da ondan yerdi. Efendisi ne giyerse ev zencisi de ondan giyerdi. Konuştuğu zaman aynı efendisi gibi konuşurdu, güzel bir lehçe ile.
Ve efendisini efendisinden bile çok severdi. Bundan dolayı efendisinin incinmesini hiç istemezdi. Eğer efendisi hasta olursa “patron, nasıl da hasta olduk yahu” derdi. Efendisi hasta oldu diye adam da hasta olurdu. Efendisinin evi tutuşsa alevleri söndürmeye çalışırdı, efendisinin evinin yanmasını istemezdi. Efendisinin malına efendisinden daha çok sahip çıkardı. Bu işte ev zencisiyidi.

Bunun sinema dünyasında en güzel örneklerinden biri Tarantino’nun Django Unchained (Zincirsiz) filminde mevcut. Filmde Samuel L.Jackson’ın canlandırdığı Stephen karakteri, Afrika kökenli kölelerin çalıştırıldığı arazilerin sahibi olan efendisinin malikânesinde uşaktır. Kendisi de Afrika kökenlidir. Ve fakat efendisinin Afrika kökenli kardeşlerine reva gördüğü zulmü, neredeyse efendisinden daha çok içselleştirmiştir.


Sanırım en esaslısı Rasim Özdenören‘in “Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı” isimli kitabındaki şu müthiş hikaye;



Film bir kovboy filmi ancak pek alışık olmadığımız, örneğine az rastlanan çok özel bir durum var. Beyaz kovboyların arasında bir tane de “zenci” kovboy var. Bilirsiniz bu tür filmlerde beyazlarla Kızılderililer arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele olur.

Kızılderililerle beyazlar yine savaşıyorlar. Beyazlar Kızılderililerin vatanlarını, topraklarını işgal etmek istiyorlar. Beyazlar güçlü ve her türlü hileye ve şeytanlığa başvuruyorlar. Savaş sürüyor ve Kızılderililer daha fazla dayanamıyorlar ve savaşı kaybediyorlar.

Kızılderili kahraman savaşçı sonunda esir alınıyor ve bir direğe bağlanıyor.Ona türlü türlü işkenceler yapılıyor.

Kızılderili savaşçı çok onurlu. Kötülere, zalimlere boyun eğmiyor. Onun için“beyaz” demek, “kötülük” demek “zulüm” demek!

Beyaz kovboyların reisi bitkin ve perişan Kızılderili savaşçıya dönüyor ve diyor ki :

“Ne kadar direnirsen diren işte elimdesin, esirimsin, kölemsin kaybettiğini anla ve diz çök aman dile, yalvar, çizmelerimi öp seni bağışlayayım!”

Kızılderili kahraman hiç istifini bozmuyor, başını eğmiyor ve beyaz reise dönerek diyor ki:

“Seni anlıyorum beyaz adam! ‘Beyaz’ demek kötülük demek acı demek!” Sen de kötüsün, sen de zalimsin, sen de şeytansın! Senin işin bizi topraklarımızdan sürmek, Kızılderili öldürmek, soyumuzu kurutmak. Senden zerre kadar şefkat, merhamet ve nezaket beklemiyorum ancak benim anlayamadığım, beni asıl yıkan başka bir şey!”

Sonra zenci kovboya dönerek diyor ki:

“Bu kara beyaz adama da ne oluyor! O niçin bizim yanımızda değil! Niçin sizin yanınızda!

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

İstatistiklerin ve “Niceliğin Egemenliği”

İstatistikler fena halde revaçta. Çok âmiyane olacak amma, yine de söyleyeyim; istatistikler bir olguyu, bir durumu anlamak, aydınlatmak için faydalanılacak rakamsal veriler anlamında araç olmaktan çıkıp, amaç olma yolunda ilerlemektedir. Bu anlamda asıl yerinden uzaklaşıp, olayın bizatihi kendisi haline gelen rakamlar insanın gözünü kör edişinin resmidir. Gözü bakmaktan görmeye geçiremeyişin canlı bir örneğidir aynı zamanda. Daha kavramlaşmış haliyle “niceliğin egemenliği”dir.

Filmin puanının on üzerinden kaç olduğu kadar kaç kişinin oy verdiği, hangi yaşlardan ve hangi memleketlerden insanların oy verdiği, bu oy verenlerin hangi sinema beğenisine ve anlayışına sahip olduğu, filmin hem kategorik olarak, hem amaçsal ve eylemsel olarak türünün ne olduğu, anlatım dili, bütçesi, oyuncuları ve filmin hitap ettiği kitlenin kimler olduğu gibi niteliğe dönük bilgiler de önemlidir. Hatta daha önemlidir. Bunlar göz önüne alınmadığında Godfather, Schindler’s List, The Shawshank Redemption, Fight Club, The Matrix, Forrest Gump veya işte The Usual Suspects gibi genel beğeni görmüş, kült meretebesine erişmiş filmler gözden kaçmayabilir belki. Ama sizin kişisel beğeninize ve arayışınıza uygun, hatta belki fena halde vurulacağınız filmleri ıskalayabilir veya azımsayabilirsiniz. Ya da aksi istikamette, Oscar öncesi cilalanmış, allanmış pullanmış Hollywood fiyaskoları ile zamanınınızı israf edebilirsiniz, aldanabilirsiniz, ketenpereye gelebilirsiniz. Rakamların hilekârlığına tav olabilirsiniz. Zîra hileler çoğu kere rakamlarla yapılır.

Futboldan dem vurmadan olmaz. Vuralım;
İsabetli pas sayısı kadar bu pasların sahanın hangi bölgesinde, ne yönde, ne amaçla -çaresizlik neticesi olarak mı, geçiş oyununu kurmak adına mı, tempoyu ayarlamak adına mı veya zaman geçirmek için mi- yapıldığı, nasıl futbol oynayan bir rakibe karşı ve skor kaç kaç iken yapıldığı türünden yine niteliğe dönük sorular da önemlidir. Hatta daha önemlidir.

Kaleye atılan isabetli şut sayısı kadar isabetin tanımının ne olduğu da önemlidir, şutun nereden ve nasıl bir hücumun sonucu atıldığı da önemlidir, skor ve rakip de önemlidir. Kaleyi tutmayan ama direği yalayan 5 şutunuz varken istatistiksel anlamda çuvallamak nereye düşer. Köşe vuruşundan yaptığınız dümdüz kesme asist diye kayıtlara geçerken, bir hücumu kafasında oynayıp, arkadaşlarına rollerini dağıtıp, sonra da o hücumu golle neticelenecek şekilde kuran orta saha oyuncusu sırf gol öncesi son pası vermediği için asist yapmamış ve böylece istatistiksel anlamda boşa mı çalışmıştır ? Falanca oyuncu kaç maç kurtarmış, kaç golü, kaç asisti varmış türünden sorular oyun yapısı itibariyle, yaptıkları istatistiksel bağlamda bir yere oturmayabilecek oyuncular için oldukça adaletsiz cevaplarla noktalanabilir. (Söz gelimi Beşiktaş’lı Oğuzhan Özyakup son derece az asist ve gol ile bitirir sezonları. Ama son 3-4 yıldır istikrarlı bir şekilde memleketin güzel futbol oynayan yegâne takımının kurgusundaki en önemli elemanlardan biridir. Hâkeza Atiba Hutchinson da öyledir.)

Topa sahip olma oranı kadar, sahip değilken neler yaptığınız, sahip olduğunuz top ile ne yaptığınız, topu nasıl kazandığınız ve yine nasıl futbol oynayan ve ne çapta bir rakibe karşı yaptığınız soruları da önemlidir. Hatta daha önemlidir.

Popüler müzik uygulamalarından Spotify‘ı bu bağlamda ele alırsak mesela, size sürekli popüler olanı boca eden bir teması, bir eğilimi vardır. “En popüler şarkılar”, “En çabuk yayılmış şarkılar”, “Dünya çapında en çok dinlenenler”. Sanatçı sayfalarında da o sanatçının en çok dinlenen şarkıları gözünüzün en kolay göreceği, elinizin en kolay erişeceği yerdedir.

Youtube size en çok izlenenleri işaret eder, en popüler videoları gösterir.

Haber siteleri en çok okunanları(pardon tıklananları),

Film siteleri en çok izlenenleri,

Sözlükler ve Twitter en çok konuşulanı

Sanal marketler en çok satılanı…

Meselenin bir diğer tehlikeli boyutu insan zihnini rakamlarla çıkarımlar yapmaya, rakamlar doğrultusunda arayışlar ve beğenilere tâbi olmaya sevk edişidir. Sizi ana caddelerden ayrılmamaya zorlar. Ana akımdan kopamaz hale gelebilir, ara sokaklara girmeye cesaretiniz ve şevkiniz kalmayabilir. Eğilimleriniz, beğenileriniz popülerleşebilir, hatta sadece popüler olana doğru meyil kazanabilir.

Velhasılı kelâm istatistik, rakamlar ve verilerin niceliksel bütünüdür. Çoğu zaman işlenmemiş ve hamdırlar. Bunları niteliklerinden ve bağlamlarından kopuk bir şekilde okumaya, anlam çıkarmaya çalışmak sığ ve güdük analizler, çıkarımlar ile neticelenir.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kaptan Fantastik – Captain Fantastic

captain fantastic, kaptan fantastik

[Geniş zaman anlatımın başı]
Ben(Viggo Mortensen) ve altı çocuğu ormanın içinde insanlardan, medeniyetten ve tabî ki moderniteden uzak bir hayat sürmektedirler. Sistemin dışındadırlar. Ben, altı çocuklu bu ailenin hem babası, hem de son derece donanımlı-entelektüel öğretmeni ve lideridir. Ben’in karısı ise şehirdeki bir hastanede bipolar bozukluk tedavisi görmektedir. Fakat gün gelir karısı ölünce ve cenazeye gitmeleri icab edince bu sistem karşıtı düzen sarsılmaya, işler karışmaya ve kendi kurdukları bu hayatın değer yargıları ve düşünce biçimleri ile mevcut toplumunkiler çatışmaya başlar…
[Geniş zaman anlatımın sonu]

Bir filmin vaadi özetinde veya fragmanındadır. Ne alâ mesele, ne alâ hikaye değil mi özetteki ? Acaba bu hakikaten çetrefilli meseleye ne dair ne söylemiş, ne göstermiş, ne imâ etmiş olalar diye meraklanıyor insan.

Sinema dediğinin, ya da daha geniş ifadeyle sanatın büyük kısmı imâdır. İmâ engindir, geniştir. Düşündürür, hissettirir. Zorlar insanı. Her kafada başka resimler çizebilir. Arayışa sevkedebilir. Görünenin ötesini aralayabilir. Doğrudan söylemenin, hele hele doğrudan bir takım çok bilindik, hatta neredeyse sloganik ifadeleri kâfi miktarda karakter, görüntü, ses ve kurgu ile beslemenin ortaya iyi bir film çıkaracağı düşüncesi olsa olsa büyük bir yanılsamadır. El çabukluğudur.

Yönetmen ve aynı zamanda senarist olan Matt Ross‘un yaptığı böyle bir şey. Pat pat söyletiyor herşeyi, pat pat gösteriyor da. Lanet olsun kapitalizme, modernite yerin dibine batsın, Allah belasını versin bu gıda endüstrisinin, eğitiminizin canı cehenneme, olmaz olsun öyle devlet, kahrolsun ABD emperyalizmi, yurtta sulh cihanda sulh ve evet istikbal göklerdedir !

captain-fantastic

Her bir karakter karton. Ne doğruluk timsali, özgürlükçü, otoriter! ve de bilge baba karakteri, ne aristokrat-rahip-burjuva karışımı dede karakteri, ne de hepsi birbirinden allâme ve birbirinden güzel çocuklar sahici. Zoraki ve karikatürize.

Toplumdan bu kadar soyut iken, tecrübe etmediği dünya hakkında derya deniz bilgiyi yutmuş iken, hayatında altı kişiden başkasını görmediği halde ve tek sosyallikleri kan bağı ile bağlı oldukları aileleri iken ve varlığından her bir detayı ile haberdâr oldukları modern hayattan bu kadar uzak iken nasıl bu kadar mutlular ? Doğaya kesin dönüş yaptık ve oldu mu ? Topluyor muyuz bavulları ? Yoksa antidepresan mutluluğu mu bize sunduğun. Az deyivereydin üstat.

Komün hayatı kurmanın baş şartı her türden dini inancı hakim sınıfların uydurduğu masallar olarak yaftalamak mıdır ? Farz mıdır ? Vacip midir ? Yoksa olmasa da olur mu ? Bu dinin peygamberi Chomsky midir ? Geçmiş bütün insanlık birikimini ve o insanların yaşayış, inanış ve düşünüş biçimi “aptallık-cehalet” kalıbı ile açıklamak nasıl bir kafa konforu, nasıl bir ilerlemeci zihindir ? Az bir soluklansaydın birader.

Meskun mahalde anadan doğma dolaşarak ya da altı yaşında bir çocuğun eline pornografik içeriğe sahip bir dergi vererek ya da aynı çocuğu şarap içirererek mi gösteriliyor aydınlanmış ve de özgür düşünce ? Toplumun itiraz edilen değerlerine itiraz etmenin başka güzel, anlamlı yolu yöntemi yok mudur ? Alnının çatından vurmalı mıyız aynı değer yargısına sahip olmadıklarımızı ? Suratına mı tükürmeliyiz ? Az anlatsaydın be mübarek.

Toplumun tabularını yıkıyoruz derken içine düşülen durumun kendisi bir tabu yıkma tabusu olmuyor mu ?

Modern hayatın bütün lanetlerinden, belalarından uzaklaşıp onun her türlü nimetlerinden faydalanmak tezat değil midir ? Modernitenin iyi yanlarını mı alıyoruz reis ?

Son derece özgür, toplumun ve geleneğin kuşatıcı ve zaman zaman baskılayıcı da olabilecek değerlerinden bağımsız ve son derece eğitimli bireyler yetiştirmek iddiasında olan baba (Ben) neden çocukları üzerinde zaman zaman otoriter tutumlar sergilemektedir ? Otoriteyi de geçtik hadi, bu bilge baba kendisine bu kadar bağımlı çocukların tam olarak nesi olmaktadır ? Az bahsetseydin be müdür.

captain fantastic, kaptan fantastik

İnsanlıktan ve toplumdan tamamen uzak, soyut yetiştirilmekte olan bu çocuklar bu şekilde kemâle ermiş midir ? Bu mudur olup olacak şey. Bu çocuklar evlenmeyecekler(ya da çiftleşmek de denebilir) midir, diğer insanlarla kaynaşmayacak mıdırlar, ailelerinden başka ilişki kurdukları kimse olmayacak mıdır ? Bu nasıl bir kapalı ve kısır bir toplum tasarımıdır ? Bu işin oluru nedir ? Az anlatsaydın be hafız.

8 yaşında 6 dil bilen, parçacık fiziğinden haberdar, haklar bildirgesi üzerine yorum geliştirebilecek derecede orantısız entellektüel çocuklarımızın karşısında neden boş gözlerle bakan iki lise öğrencisi var ? Bilge, öğretmen, sporcu, müzisyen, yakışıklı babamızın karşısında neden çok tutucu (kimileri bağnaz diyebilir), anlayışsız, suratsız, merhametsiz ve de paralı bir dede var ? Bu zıtlaştırmanın bizatihi kendisi fena halde modern değil mi ? Az insaf be muhtar.

Fazla uzatmayayım. Bu sığ ve de derin dondurucudan çıkarıldıktan beş dakika sonra tüketime hazır, yavan sistem-düzen eleştirilerinden gına geldiğini söyleyerek bitireyim.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kasıtlı/Planlı Eskitme – Planned Obsolescence

“Yahu bu elektronik eşya, dayanıklı(!) eşya üreticileri kasıtlı olarak mı belirli bir ömre sahip ürünler geliştiriyorlar ?” sorusu bir çoğumuzun sorduğu bir sorudur. Hele ki akıllı cep telefonu ömürlerinin 1-2 seneyi geçmediği, bizzat tanığı ve mağduru olduğumuz bir çok benzer ürün-eşya-araç-gereç sayesinde yaygınlaşan bu şüpheler, şüphe olmaktan çıkıp kanâat haline gelmiştir.

İşte Türkçeye kasıtlı, tasarlanmış veya planlı eskitme gibilerinden çevirilebilecek olan “Planned Obsolescence” kavramı tam da bu duruma karşılık geliyor. Örnek olarak üretilen ilk ampüller verilir. Ömürleri 2500 saat olan bu ampüller, 1940 yılında ampül üreticilerinin (ampül karteli de denebilir) beraberce almış oldukları bir kararla 1000 saate düşürülür.

Bir örnek de 1950’li yıllarda üretilen ilk naylon çoraplardan gelsin. Üretici firmanın naylon çorapları kadınlar tarafından çok beğenilir ve neredeyse ömür boyu giyilebilir çoraplardır bunlar. Hatta o kadar ki sağlamlığını göstermek için reklamlarında araba çektirilir filan. Satışlar da iyidir. Lâkin kısa süre sonra üretici firmanın tespit edeceği üzere, uzun vadede bu kadar dayanıklı bir çorap pek de kârlı değildir. Ömrü boyunca 50 çorap satın alan bir kadın, ömrü boyunca 5 çorap satın alan bir kadından elbette ki yeğdir. Firma, mühendislerinden çorabı daha kısa sürede işe yaramaz hale gelecek şekilde yeniden tasarlamalarını ister. Mühendisler tasarımı değiştirirler ve firma çabucak kaçan çoraplar üretmeye başlar.

Bunlar pek tabi olarak müşterinin çok daha kısa aralıklarla ürünü satın alması ve elbette ki çok daha fazla kâr demek. Yeninin çabuk eskimesi, eskinin lanetlenmesi ve yeninin kutsanması. Kapitalizmin kendini yeniden ve yeniden üreten çarklarına hoşgeldiniz…

Örnekler çok. Yazıcısından, televizyonuna, arabasından, moda tasarımı ürünlere varana dek.

Meseleyi, madem bu kadar çok üretebiliyoruz, neden daha çok tükettirmeyelim şeklinde özetleyebiliriz sanırım.

Bir giriş yapayım dedim. Konuyla ilgili internette bir çok video, döküman, makale bulunuyor. Mesela şurada Türkçe bir video bulunuyor. Bir de belgesel var “The Light Bulb Conspiracy” adında.

Dipnot : Planlı eskitme kavramının tamamen olumsuz olmadığını, aksine yeniliğe, ilerlemeye ve gelişime sağladığı katkıları bulunduğunu, istihdamı arttırıcı etkisinin olduğunu söyleyen ve kavramı rasyonelleştirenler mevcut. Zihnini mevcut düzene kiralamış bu gibi zombilere karşı ihtiyatlı olmak gerek.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail