Arşiv

‘Serzeniş Köşesi’ kategorisi için arşiv

İstatistiklerin ve “Niceliğin Egemenliği”

Pazar, 26 Kas 2017 Yorum yapılmamış

İstatistikler fena halde revaçta. Çok âmiyane olacak amma, yine de söyleyeyim; istatistikler bir olguyu, bir durumu anlamak, aydınlatmak için faydalanılacak rakamsal veriler anlamında araç olmaktan çıkıp, amaç olma yolunda ilerlemektedir. Bu anlamda asıl yerinden uzaklaşıp, olayın bizatihi kendisi haline gelen rakamlar insanın gözünü kör edişinin resmidir. Gözü bakmaktan görmeye geçiremeyişin canlı bir örneğidir aynı zamanda. Daha kavramlaşmış haliyle “niceliğin egemenliği”dir.

Filmin puanının on üzerinden kaç olduğu kadar kaç kişinin oy verdiği, hangi yaşlardan ve hangi memleketlerden insanların oy verdiği, bu oy verenlerin hangi sinema beğenisine ve anlayışına sahip olduğu, filmin hem kategorik olarak, hem amaçsal ve eylemsel olarak türünün ne olduğu, anlatım dili, bütçesi, oyuncuları ve filmin hitap ettiği kitlenin kimler olduğu gibi niteliğe dönük bilgiler de önemlidir. Hatta daha önemlidir. Bunlar göz önüne alınmadığında Godfather, Schindler’s List, The Shawshank Redemption, Fight Club, The Matrix, Forrest Gump veya işte The Usual Suspects gibi genel beğeni görmüş, kült meretebesine erişmiş filmler gözden kaçmayabilir belki. Ama sizin kişisel beğeninize ve arayışınıza uygun, hatta belki fena halde vurulacağınız filmleri ıskalayabilir veya azımsayabilirsiniz. Ya da aksi istikamette, Oscar öncesi cilalanmış, allanmış pullanmış Hollywood fiyaskoları ile zamanınınızı israf edebilirsiniz, aldanabilirsiniz, ketenpereye gelebilirsiniz. Rakamların hilekârlığına tav olabilirsiniz. Zîra hileler çoğu kere rakamlarla yapılır.

Futboldan dem vurmadan olmaz. Vuralım;
İsabetli pas sayısı kadar bu pasların sahanın hangi bölgesinde, ne yönde, ne amaçla -çaresizlik neticesi olarak mı, geçiş oyununu kurmak adına mı, tempoyu ayarlamak adına mı veya zaman geçirmek için mi- yapıldığı, nasıl futbol oynayan bir rakibe karşı ve skor kaç kaç iken yapıldığı türünden yine niteliğe dönük sorular da önemlidir. Hatta daha önemlidir.

Kaleye atılan isabetli şut sayısı kadar isabetin tanımının ne olduğu da önemlidir, şutun nereden ve nasıl bir hücumun sonucu atıldığı da önemlidir, skor ve rakip de önemlidir. Kaleyi tutmayan ama direği yalayan 5 şutunuz varken istatistiksel anlamda çuvallamak nereye düşer. Köşe vuruşundan yaptığınız dümdüz kesme asist diye kayıtlara geçerken, bir hücumu kafasında oynayıp, arkadaşlarına rollerini dağıtıp, sonra da o hücumu golle neticelenecek şekilde kuran orta saha oyuncusu sırf gol öncesi son pası vermediği için asist yapmamış ve böylece istatistiksel anlamda boşa mı çalışmıştır ? Falanca oyuncu kaç maç kurtarmış, kaç golü, kaç asisti varmış türünden sorular oyun yapısı itibariyle, yaptıkları istatistiksel bağlamda bir yere oturmayabilecek oyuncular için oldukça adaletsiz cevaplarla noktalanabilir. (Söz gelimi Beşiktaş’lı Oğuzhan Özyakup son derece az asist ve gol ile bitirir sezonları. Ama son 3-4 yıldır istikrarlı bir şekilde memleketin güzel futbol oynayan yegâne takımının kurgusundaki en önemli elemanlardan biridir. Hâkeza Atiba Hutchinson da öyledir.)

Topa sahip olma oranı kadar, sahip değilken neler yaptığınız, sahip olduğunuz top ile ne yaptığınız, topu nasıl kazandığınız ve yine nasıl futbol oynayan ve ne çapta bir rakibe karşı yaptığınız soruları da önemlidir. Hatta daha önemlidir.

Popüler müzik uygulamalarından Spotify‘ı bu bağlamda ele alırsak mesela, size sürekli popüler olanı boca eden bir teması, bir eğilimi vardır. “En popüler şarkılar”, “En çabuk yayılmış şarkılar”, “Dünya çapında en çok dinlenenler”. Sanatçı sayfalarında da o sanatçının en çok dinlenen şarkıları gözünüzün en kolay göreceği, elinizin en kolay erişeceği yerdedir.

Youtube size en çok izlenenleri işaret eder, en popüler videoları gösterir.

Haber siteleri en çok okunanları(pardon tıklananları),

Film siteleri en çok izlenenleri,

Sözlükler ve Twitter en çok konuşulanı

Sanal marketler en çok satılanı…

Meselenin bir diğer tehlikeli boyutu insan zihnini rakamlarla çıkarımlar yapmaya, rakamlar doğrultusunda arayışlar ve beğenilere tâbi olmaya sevk edişidir. Sizi ana caddelerden ayrılmamaya zorlar. Ana akımdan kopamaz hale gelebilir, ara sokaklara girmeye cesaretiniz ve şevkiniz kalmayabilir. Eğilimleriniz, beğenileriniz popülerleşebilir, hatta sadece popüler olana doğru meyil kazanabilir.

Velhasılı kelâm istatistik, rakamlar ve verilerin niceliksel bütünüdür. Çoğu zaman işlenmemiş ve hamdırlar. Bunları niteliklerinden ve bağlamlarından kopuk bir şekilde okumaya, anlam çıkarmaya çalışmak sığ ve güdük analizler, çıkarımlar ile neticelenir.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması !

Cumartesi, 03 Haz 2017 4 yorum

Bir yazıda daha aynı misâli vermiştim. Maalesef yine neresinden tutsan elinde kalan, neresini düzelteceğini bilemediğin bir vaka ile karşı karşıyayız.

Adamın biri etrafındakilere kurban meselesini şöyle anlatıyormuş;

Hz.Musa Allah’a dua etmiş. “Ya Rabbi, bana bir kız evlat bahşedersen onu sana kurban edeyim”. Bir zaman sonra Hz.Musa’nın bir kızı olmuş, adını Ayşe koymuş. Çocuğun kurban edileceği zaman gelince Hz.Musa bıçağı yavrucağın boynuna dayamış. Tam kesecekken Azrail gökten elinde bir keçiyle gelmiş…

Hikâyenin tam bu noktasında dinleyenlerden biri artık dayanamamış : “Ben bunun neresini düzelteyim ? Hz.Musa değil Hz.İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, keçi değil koç !”

Başlıkta adı geçen program, TRT’nin bu Ramazan ayında ekranlara sunduğu yeni “yarışma programıdır”. Veya diğer bir ifade ile Ramazanı festival sanan zihniyetin son eseridir. Tecavüze uğramış zihinlerini yeşil ile boyadıklarında yaptıklarının meşrulaştığı, İslamî bir temele oturduğu ve bu şekilde müslüman kalabilecekleri vehminde olanların son zihin bükme çabası da denebilir.

(Şunu da arada belirteyim olası yanlış anlaşılmalar için. Kur’an’ın edebî veya musikî bir değer taşımadığını söylemiyorum. Söylenenler katiyetle Kur’an okumanın kendisi ile ilgili değildir. Bir başka hissediş ile, bir başka anlama biçimiyle, dilsel karşılık bulmadan da okunabilir Kur’an. Mesele bu ve benzer programlar aracılığı ile kamusal-toplumsal alanda ortaya konan çerçevedir. İndirgemeci, popülist, gaflet ve dalâlet içinde olan zihniyettir sorun olan.)

Çeşitli şehirlerden gelen yarışmacılar şatafatlı bir yapımın, şatafatlı stüdyosuna gelirler. “Performanslarını sergilemeden” önce bu yarışmacıların hayatlarından kesitler filan da gösterilir. Kendileriyle hoş beş edilir. “Pop bülbül” bizden biridir, sıkıntı yok. Sonra bu yarışmacılar, altyazı ile Türkçe mealin verilişi eşliğinde Kur’an’dan çeşitli ayetler, sûreler okurlar. Yanlış olmasın aman, Allah rızası için elbette ! He demin performans sergilediklerini filan söyledim amma haşa, öyle değil, sümme haşa. Bildiğimiz Kur’an tilaveti o. Neyse sonra karşılarındaki 3 kişilik jurimiz önce son derece teknik, meseleye vakıf bir eda ile eleştirilerini yaparlar, ardından da puanlarını verirler. Stüdyodaki temsili “halk” da oylamaya katılır. Programın aralarında bu “pop bülbüllerimiz” ile garnitür babında muhabbetler yapılır, bir yandan da “bakalım hafta birincisi kim olacak !” temalı heyecan dozunu arttıran ara sıcaklar sunulur. Böylece gün birincisi, hafta birincisi, ay birincisi seçilecektir. Falan filan…

Nasıl tanıdık geldi değil mi TRT’nin özgün diye sunduğu format ? Çok bilindik bir formatı aldık yeşile boyadık ve “abra kadabra”, İslamî oldu değil mi ? Hoş, mesele keşke yalnızca format-üslûp meselesi olsa. Hakikaten de herkesi kör alemi sersem mi sanırlar ?

Kur’an-ı Kerim’i salt bir musikî dinleti mertebesine indirgemek müslüman toplumların sıkça içine düştükleri bir hastalık. Mezarlıklarda ölülere okunan bir geleneksel metin, bir dini ritüel enstrümanı haline gelmesi de benzer bir durum. İşin Kuran-ı Kerim’i popüler kültürün bir reyting aracı haline getirmek gibi hayli ucuz, hayli arızalı bir tarafı da var. Yukarıda özetlenen programın Kuran’ın mesajına, Allah’ın kullarına hitabına, ne dediğine ve o Kuran’ın bir yaşamak biçimi olmaklığına fena halde bigâne olduğu açık. Anlam ile herhangi bir temasları yok. Söylemeye insanın dili varmasa da, Kur’an etrafında bir eğlenceliğin döndüğü musiki özellikleri olan bir nesne olarak konumlandırılıyor bu bağlamda. Merkezde (televizyon mecrasındaki uygulaması bu ve benzeri yarışmalar olan) gösteri olmak üzere, bu gösterinin meşrulaştırıcı, cazip hale getirici ve de itirazları peşinen susturucu bir unsuru niteliğinde.

Öte taraftan bırakınız Kur’an’ın muhtevasına/içeriğine/esasına dair bir şey söylemeyi veya sunmayı, tilavetin-güzel okumanın kendisini kutsayan ve kendi başına değerli hale getiren, muhtevayı/içeriği/esası öteleyen, donduran bir etkisi de mevcut bu çerçevenin. Öyle ki neredeyse böylesi bir tilavet anlayışı o kitabın sayfalarının açılmasının, oradaki hitaba muhatap olmanın, ona göre bir hayat inşaa etme çabasının ve anlam arayışının önünde bir perdeye dönüşüyor.

Hee bu arada;

Büyük final Kadir Gecesi’nde. Aman kaçırmayın ki bin aydan hayırlı o gecede en güzel Kur’an’ı kimin okuduğuna şahitlik edin ! Hem kulaklarınızın pası silinir. Eğlenceli olur filan.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Yazılım Çalışanlarının Fazla Mesai Bildirisi

Pazar, 04 Eyl 2016 Yorum yapılmamış

1.Yazılım geliştirme süreçlerinin doğasında mevcut olan bir fazla mesai yoktur.

2.Yazılım geliştirme süreçlerinde istinaî olarak var olması mâkul ve meşru planlı fazla mesailer; sürüm geçişleri(version updgrade) ve aktarım(migration) gibi öngörülebilir operasyonlar ile canlı uygulamayı ve kullanıcılarını etkileyen, ortadan kaldırılmasında acilîyet olan hataların düzeltilmesi(bugfix) işlemleridir. Bu durumlar haricindeki bir durumu istisna olmanın ötesine taşıyacak hiç bir süreç, yöntem ve yönelim kabul edilemez.

3.İkinci maddede bahsi geçen fazla mesai durumları hiç bir şart ve koşul altında ücretsiz çalışmayı gerektirmez. Yasal fazla mesai ücreti hiç bir şart ve koşul altında ikram, prim veya jest gibi sunulamaz.

4.İkinci maddede bahsi geçen durumlar söz konusu olduğunda yazılım yöneticilerinin, çalışanlarının hayatlarına doğrudan etkisi olan bir fazla mesai kararını onlardan bağımsız ve onlara aldırış etmeden alması veya dayatması yasal mevzuata uydurulabilirse de herhangi bir nezâket kuralı ile bağdaştırılamaz, herhangi bir edep dairesine dahil edilemez.

5.Ücretsiz, tamamen gönüllülük esasına dayalı(!) fazla mesai yapmayı kabul etmeyen yazılım çalışanının bu ahlakî ve de yasal olan tavrı onun aleyhinde bir çeşit yıldırma veyahut da bir çeşit suçluluk duygusu oluşturma aracına dönüştürülemez, özveri eksikliği olarak telâkki edilemez.

6.Yazılım geliştirme süreçlerinde, plana uyulmadığı veya işlerin son tarihe yetiştirilemeyeceği anlaşıldığında başvurulan ilk çıkış yolunun fazla mesai olarak görülmesi kabul edilemez.
Fazla mesai bir sonuçtur. Nedenler;

-İşlerin ve mevcut iş gücünün hakkı ile öngörülememesi, tartılamaması ve planlanamaması,
-Hızlı geliştirme temposunda kalitesinden ödün vermekte beis görülmeyen işlerin sorun yumağı olarak geri dönmesi,
-Müşteriye olmadık vaatler verilmesi,
-Müşteriye birtakım sözler verilirken, işler planlanırken ve takvimlendirilirken fazla mesai fikrinin hep yedekte tutulması,
-Üründe varolmayanın pazarlanması, satılması
-Hem haddin hem de istiap haddinin bilinmemesi,

veya tüm bunları özetleyecek bir diğer ifadeyle “sınırlı kaynaklar ile sınırsız isteklerin karşılanma çabası”dır.

7.Yazılım çalışanları -söylemeye hâcet olmayacak bir şekilde- elbette ki x saat çalıştığında k birim verim alınıyorsa 2x saat çalıştığında 2ķ verim alınan mekanik varlıklar değildirler. Onların da tıpkı diğer insanlar gibi duygusallıkları, acıları, can sıkıntıları, sevinçleri, aşkları, özledikleri eşleri dostları vardır. Onlar da memleketteki veya dünyadaki herhangi elem verici bir hadiseden etkilenebilirler, akşama doğru üzerlerine bir hüzün çökebilir, bahar geldiğinde onlara da bahar gelebilir, hatta bulutlu güneşsiz bir günde verimden epey düşebilirler.

8.Yazılım çalışanlarının toplam iş gücü bir havuzu dolduran musluklar gibi değerlendirilemez. Bir havuzu 2 musluk 10 saatte dolduruyorsa 4 musluk 5 saatte doldurabilir. Zîra muslukların tecrübesinden, teknik kabiliyetinden, iş bilgisinden, özverisinden, motivasyonundan ve insanî bir takım vasıflarından söz edilemez. Aynı zamanda bu muslukların birbirleri ile uyumundan, doğru iletişiminden, yardımlaşmasından ve birbirine destek olmasından da bahsedilemez. Onlar musluktur. Yazılım çalışanları değil.

9.Altıncı, yedinci ve sekizinci maddede kabaca belirtilen hususların dikkate alınmadığı her plan aksamak, her takvim gecikmek ve fazla mesai sarmalını yeniden üretmek durumundadır. Aynı zamanda ve çok daha önemli olarak, bu durumun yılgın, huzursuz ve elinden geleni yapma niyeti ile gayreti sekteye uğramış çalışanlarla neticelenmesi kaçınılmazdır.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Bilmem Kaçıncı Pazar Anneme Hediye Almadığım !

Cumartesi, 14 May 2016 Yorum yapılmamış

Her Mayıs’ın ikinci Pazar’ı annelerimizin, her Haziran’ın üçüncü Pazar’ı da babalarımızın günü. Ama Pazar. Mümkünse Pazar olsun. Öyle 8 Mart, 1 Mayıs, 1 Nisan, 30 Ağustos gibi Salı’ya, Perşembe’ye, Pazartesi’ye filan denk gelmesi mümkün olan bir tarih olmasın yahu. İlla da Pazar olsun. Hediyelik bir şeyler alırsınız. İçinizden gelip gelmemesi, gönlünüzün o günkü coşkusu ve halet-i ruhiyeniz bizi bağlamaz, alın.

“Toplu halde hediye almak da nedir ulan, ayin mi, ritüel mi, ibadet mi bu, bütün dünya halkları olarak günah mı çıkarıyoruz” demeyin izah ederiz bir ara, siz en iyisi fedakâr, şefkatli, cefakâr, sevgi dolu annenize hediye almak için en yakın mağazamıza uğrayın.

“Yahu bu kadar da anne, anne ya da işte baba, baba diye ortalığı ayağa kaldırmasak mı diyorum, hani üzeceklerimiz, yarasına tuz basacaklarımız, yangınına benzin dökeceklerimiz olabilir” demeyin, zîra işaret ettiğiniz yetimler ve öksüzler ön görülebilir zararlarımız arasında.

“Benim babam diğer babalarla aynı ticari kategoriye girmez ulan, babama olan sevgimi, saygımı, zaafımı metalaştıramazsınız, hele hele babamı bu hain tuzaklarınızla mahsun edemezsiniz” demeyin, neme lazım insan sonuçta bekler, siz en iyisimi dağ gibi adama, canınız babanıza bir şeyler alın.

“Anneye hediye alınan gün biraz tuhaf gelmiyor mu kulağa ? Hem hediye alıp almayacağımı veya alacaksam da o günü sizin o doymak bilmez kapitalist iştahınız belirleyemez ulan. Hee bak bir de o cafcaflı anne güzellemeleriniz var ya, onlar tam olarak nereye nişan alıyor la ?” demeyin, rica ediyoruz çirkinleşmeden en az anneniz kadar biricik, bir tek ona layık bilmem ne markalı ütümüzden, tenceremden, yüzüğümüzden, telefonumuzdan olmadı ayakkabımızdan filan alınız.

“Annemize, babamıza hediye almayı sizden öğrenecek değiliz ! Sevindirmesini, gönlünü hoş etmesini, yeri geldiğinde hakîkatli bir çam sakızı çoban armağanı almasını da iyi biliriz” demeyin. Bakın herkes alıyor, siz almazsanız olur mu şimdi. Kadının gönlü incinir. Hem konu komşu ne der sonra ?

“Yahu hepsini anladık da bu ütü, tencere, çamaşır makinesi, süpürge filan ne ayak ? Onlar hane halkının ortak hizmeti için var değiller mi ? Anneye öyle hediye mi olur ? Tam olarak ne mesaj veriyoruz ?” filan derseniz darılırız. Ne yani sizin anneniz elektrikli süpürgelerin en iyisine layık değil mi ?

Anneler ve babalar gününün neden illa da bilmem kaçıncı Pazar oluşunun nedeni izaha muhtaç olmayacak kadar aşikâr. Kendi dinî bağlamından koparılmış Noel’in hali ortada zaten. Neyse meseleye dönecek olursak;

İslam öncesi Arap toplumunda Kamerî takvime 3 yılda bir olmak üzere 1 ay eklenerek ayların yerleri sabitlenir, aylar Hicrî takvimde olduğu gibi yılın mevsimleri arasında dolaşmaz, en fazla 1 aylık oynamalar olurdu. Bu duruma nesî ismi verilirdi. İslam Ansiklopedisi’ne göre nesî uygulaması genel gözlemde olduğu gibi sabit bir takvim oluşturmak amacıyla değil, hac ve hac ile bağlantılı panayırların yılın belirli ve uygun bir mevsiminde icra edilmesi amacını taşımaktaydı.

İşte bu uygulama da Kâbe’nin önünde cereyan ediyordu. Ve takvim bakanı, -buna nasi deniyordu- Kâbe’nin kapısında, yardımcısı da (hâtim) yanında duruyordu. Nasi şöyle bağırıyordu: “Ben, hiç bir zaman sözüne tecavüz edilmeyen değil miyim?”. Yardımcısı da onun sözünü tekrar ediyordu. Orada bulunanlar da “Senin sözüne hiç bir zaman tecavüz olunmayacak, onu kabul ediyoruz” diyorlardı. Bundan sonra nasi şöyle bağırıyordu: “Önümüzdeki sene, nesî hadisesi olacak ve Muharrem ayı Zilhicce’den hemen sonra değil bir ay sonra gelecektir”.

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Umut Satın Alınmaz, Dostluğa Yatırım Yapılmaz

Cuma, 11 Eyl 2015 1 yorum

Kelimeler…Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.

(Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar)

Tam olarak bazı anlamlara gelmemesinde ve zaman zaman kifayetsiz kalmasında saklıdır kelimelerin önemi. Anlam, duygu ve düşünce dünyası aklın hafsalanın almayacağı kadar geniş, çeşitli ve karmaşıktır. Kelimeler epey sınırlıdır oysa.

Ve doğru gibi gözükse de, doğru olmayan o kadar çok kelime vardır ki bir duygunun, bir düşüncenin ifadesinde kendine yer bulabilecek… Böylesi durumlarda birden bozuluverir anlamın ahengi. Sırıtan kelime çınlar zihnimizin derinlerinde, detone sesi algıladığımızda irkiliverdiğimiz gibi.

Kelimeler bir insanın zihin dünyasının en belirgin yansımalarıdır. Zihnimizdeki düşüncelerimizi dışarı aktaran başka bir aracımız, imkânımız yoktur zira. İkincil, üçüncül bir takım tâli anlamlar da saklıdır kelime tercihlerimizde. Şeker Bayramı dendiğinde canım Ramazan Bayramına inciniriz. Peder kendisine meydan okunan, saygıda kusur edilen babadır. Manita sevgili olamamış, değer verilmemiş kız arkadaşıdır. Konut taştan betondan evin adıdır. Evlenmek, çoluk çocuğa karışmak isteyen bir kadın “sıcak bir konutum” olsun demez. Yuvadır o. Zira yuva içinde mutlu mesut yaşanan evin adıdır.

Zaman zaman bana fena halde kulak tırmalayıcı gelen kelime tercihlerinin herkeste benzer bir kulak tırmalaması oluşturacağını varsaymam tam bir zihin dünyası farklılığının neticesi. Seçim yorumu yapan bir köşe yazarı “…halk bilmem bilmem hangi umudu satın aldı” dediğinde irkiliveriyorum. Umut satın alınan bir şey midir ? Senin iktisat/ekonomi tahsilin iktisadî/ekonomik bir terim olan satın almak fiilini umut kelimesine yüklem kılmanı anlamlı kılmaz ! Umut satın alınan bir şey değildir. Umut umuttur. Ölçüye gelmez. Kantara vuramazsın. Bir değişim aracı değildir.

Bir başka yine ekonomi/iktisat tahsilinden geçmiş efendi de “…böyle bir dostluğa yatırım yapılmaz” diyor. Dostluk bir yatırım aracı mıdır ? Senin iktisat/ekonomi tahsilin iktisadî/ekonomik bir terim olan yatırım yapmak fiilini dostluk kelimesine yüklem kılmanı anlamlı kılmaz ! Dostluk yatırım yapılan bir şey değildir. Ölçüye gelmez. Kantara vuramazsın. Hesap kitap bilmez. Acıstsa da, fayda sağlamasa da dosttur, dostluk ettiğin. Şair “Adamın canı hesapsız dostlarını çekiyor, Dalgasız dümensiz yoldaşlığı” derken yatırım yapabileceği dostlukların özlemini mi çekmektedir yoksa ?

Denilebilir ki bir insan “umudu satın almak” dediğinde veya “dostluğa yatırım yapmak” dediğinde kastedilen mana son derece açık. Kelime seçimleri üzerinden böylesi çıkarımlara gitmek hiç de anlamlı değil. Böylesi bir yaklaşımın doğru olmadığını düşünüyorum. Her bir kelime seçimi bir düşünce dünyasından süzülüp geliyor. Ait oldukları bağlamdan da bir parça taşıyan kelimeler, içinde bulunulan siyasi, iktisadî ve sosyolojik koşulların yansımalarını da barındırırlar. İnsanın derininden izler taşırlar insana rağmen. Varolan, ancak bilince gelmeyenleri dile getirirler. Bir de tarihleri vardır kelimelerin. Yüklendikleri anlamlar çoğu kere etimolojik kökenlerinden daha fazlasını ve bazen de daha başkasını ifade eder. Bundan dolayıdır ki bir anlamı vermesi beklenen bir kelime, kendiyle beraber bağlamını ve tarihini de getirir. Bostan dersen karpuza şehir yerinde, köylü olursun, zira ancak köylüler bostan der karpuza. Arap diye çağırırsın sokaktaki köpeği, zira Arap’lar o kadar insanlıktan uzaktırlar ki insan bile olmayabilirler. Yatırım dersen dostluğa çıkarcı, bencil, faydacı olduğunu varsayabilirler. Zira yatırım kendisinden maddi/ekonomik çıkar, fayda beklenen bir şeydir.


Gerdan sözcüğüne
Bir kuyumcuda da rastlayabilirsin
Bir kasapta da
Kalbin sızlamaz
Bir kuzu yüreğini vitrinde görünce
O bir beslenme biçimidir

(Yılmaz Erdoğan – Bu Yol Nereye Gider)

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Ulu Cami’de Namaz Keyfi !

Pazar, 06 Eyl 2015 2 yorum

Müezzin ikindi ezanını okumaktadır. O ana kadar camide dağınık vaziyette bulunan cemaat derlenip toplanmış, saf olmuştur artık. Az sonra namaza durulacaktır zira. Tam o sırada “selfie” çubuğunu bir kovboy edasıyla çıkarıveren genç babasıyla o anı “ölümsüzleştiriyordur”. Assos’ta veya Nemrut’ta Güneş’in batışını seyreder gibi, Kapadokya’da balon turu yapar gibi, Eyfel Kulesini kendisine fon yapar gibi, Bozcaada’da şarap tadar gibi…Öyle ya Bursa’daysanız mutlaka görülmesi gereken yerlerden olan Ulu Cami’yi görmezseniz turizm haccınız kabul olmayacaktır. Ve şayet oradaysanız bunu kesin kez fotoğraflamanız gerekmektedir.

O genç ve babası az sonra, ikindi namazının sünneti kılınıp da farzı kılmak üzere imamın beklendiği o küçük arada, kendi aralarında “yahu hoca kıldırmıyor, kendimiz kılacağız heralde” cümlelerini kurarak dile gelmeyeni dile getirmiş oluyorlardı. O kadar uzaktılar ki yapmakta oldukları ibadete. Camide kılınan bir namazın farzının imama uyularak kılındığı gibi iki kere camide namaz kılmış birinin bileceği çok temel bir dini bilgide tereddüt ediyorlardı. Biraz evvel namaz safında “selfie” yapan bu ikili, aslında namaz kılmak ibadetini zihinlerinde nasıl bir turizm ritüeline, bu dini mekanı da nasıl bir turizm nesnesi haline getirdiklerinin farkında mıydılar bilmiyorum. Yalnız namaz kılmıyorlardı onu biliyorum. Galiba Ulu Cami’de namaz keyfiydi bu…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Cemil Meriç – “Bü Ülkede Yaşanmaz !”

Salı, 28 Tem 2015 1 yorum

Nicedir aklımda Cemil Meriç‘in 50 yıl önce söyleyip de hâla geçerli olan serzenişleri. Jurnal‘i okurken bu üllkede yaşanmazcılara çıkıştığı benzer iki paragrafa daha rastladım. Bir araya getirivereyim dedim;

1974 yılında yayımlanan Bu Ülke kitabından;

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır. Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.

Şu satırlar da Jurnal‘den. 6 Ağustos 1963…

Kulakları tırmalayan aynı şikayet: bu memlekette yaşanmaz. Doğru! Kapitalizm, Bizans’ın canım havasını fabrika bacaları, egzoslar, genzi ve ciğerleri kemiren murdar kokularla yaşanmaz hale getirdi. Ama efendilerimizi tedirgin eden bu lağım kokusu, bu kıyamet gününü hatırlatan insan ve makina uğultusu, bu toz, bu sinek değil ki. Onlar İstanbul’un insanından şikayetçi. İstanbul’un insanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Bu memlekette yaşanmaz diyenin yüzüne tüküresim geliyor.

Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar, Türkiye’yi yaşanmazlaştıranlardır. Yani aydınlar, karaborsacılar… Bir kelimeyle tesadüfün başlarına bir ikbal tacı veya imtiyaz miğferi oturttuğu şuursuz ve mesuliyetsiz herifler. Çağdaşlarına küfredince yükseldiklerini, günahlarından kurtulacaklarını vehmeden bir alay hergele…”

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail