Arşiv

‘Serzeniş Köşesi’ kategorisi için arşiv

Cemil Meriç – “Bü Ülkede Yaşanmaz !”

Salı, 28 Tem 2015 1 yorum

Nicedir aklımda Cemil Meriç‘in 50 yıl önce söyleyip de hâla geçerli olan serzenişleri. Jurnal‘i okurken bu üllkede yaşanmazcılara çıkıştığı benzer iki paragrafa daha rastladım. Bir araya getirivereyim dedim;

1974 yılında yayımlanan Bu Ülke kitabından;

Her dudakta aynı rezil şikâyet: Yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır. Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.

Şu satırlar da Jurnal‘den. 6 Ağustos 1963…

Kulakları tırmalayan aynı şikayet: bu memlekette yaşanmaz. Doğru! Kapitalizm, Bizans’ın canım havasını fabrika bacaları, egzoslar, genzi ve ciğerleri kemiren murdar kokularla yaşanmaz hale getirdi. Ama efendilerimizi tedirgin eden bu lağım kokusu, bu kıyamet gününü hatırlatan insan ve makina uğultusu, bu toz, bu sinek değil ki. Onlar İstanbul’un insanından şikayetçi. İstanbul’un insanından yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Bu memlekette yaşanmaz diyenin yüzüne tüküresim geliyor.

Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar, Türkiye’yi yaşanmazlaştıranlardır. Yani aydınlar, karaborsacılar… Bir kelimeyle tesadüfün başlarına bir ikbal tacı veya imtiyaz miğferi oturttuğu şuursuz ve mesuliyetsiz herifler. Çağdaşlarına küfredince yükseldiklerini, günahlarından kurtulacaklarını vehmeden bir alay hergele…”

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Ramazan Davulcusu Muhafaza Edilir mi ?

Perşembe, 10 Tem 2014 1 yorum

İftar sebebiyle misafirlikte olduğumuz sırada Ramazan davulcusu meselesi bardağına son damla damlayıverdi. Malûmdur, Ramazan davulcuları Ramazan ayının belli günlerinde kapılara gelerek halktan bahşiş toplarlar. Bu kez de öyle oldu. Ezanı beklerken kapı çaldı, gelen Ramazan davulcusu. Salondaki herkesin elini cebine atıp da hesap ödenirken yaşanan bir Türk klasiği yaşanmasına izin vermemek için -hiç taraftar olmasam da bu işe- silahına davranan kovboy gibi bir hamlede cebimdeki bozukları çıkarıp uzatıverdim arkadaşımın eşine. Lakin kapıdan geri döndü, “5 lira veriliyormuş” diyerekten. O nasıl edilgen bir cümledir yahu, bahşiş dediğinin apartman aidatı gibi miktarının belirlendiği nerede görülmüş. Ayıptan da öteydi durum. Kalktım yerimden, kapıya gidip elindeki bozuklukları da alıp hadi güle güle dedim, en kendime mukayet olabilen halimle.

Mesele aslında Tanzimat’tan beri süregelen, muhafazakârın neyi muhafaza edip neyi etmeyeceğine dair meseledir. Muhafazakâr olmanın değişmemek, ne pahasına olursa olsun geleneği ve mevcudu korumak olarak algılandığı memlekette, yok arkadaş muhafazakâr neyi muhafaza edeceğine, neyi ne kadar ve ne sürede değiştireceğine karşı ortaya konan bütün bir hayat görüşüdür şeklinde izahlar yapmak çok kabul göresi, anlaşılmak istenesi olmuyor. Varsın olmasın. Dünya yine de dönüyor.

Ramazan davulcusuna sırf bir gelenek olduğu için sahip çıkmak körü körüne gelenekçilikten öteye gitmez. Kuru kuruya nostalji sevdasında tıkanır kalır. Müslüman bir bünyenin komşularına rahatsızlık veriyor olduğunu hissetmesi rahatsızlık vericidir. Müslüman bir bünye aynı sokakta, aynı binada yaşadığı oruç tutmayan diğer dinlere mensup komşularına ve oruç tutamayan kendi dinine mensup komşularına(çocuk, hasta, yaşlı, günahkâr ve sair) gecenin bir vakti uyanma baskısı yapılmasına da razı olmaz. Ki ayrıca oruca niyeti olan sahura kalkar zaten, namazda gözü olanın ezanda da kulağı olsun zaten.

Üstelik meselenin estetik-fayda türünden bir açmazı dahi yok. Misal ben Boğaz Köprüsündeki ışık oyunlarını son derece estetik buluyorum, bir temâşa olduğunu ve bir güzellik ortaya koyduğunu düşünüyorum. Ve fakat bunun elektrik israfı olduğunu söyleyenleri de anlayabilirim. Burada bir görüş farkı, bir tercih farkı bulunur. Her ikisinin de kendince haklı gerekçeleri mevcuttur. Amma velâkin Ramazan davulcusunun meydana getirdiği rahatsızlıktan başka, estetik açıdan da son derece zayıf, amiyane tabirle kafa ütüleyen bir tınısı var. Çalınana ritim denebilirse, kuru bir ritim. Davulun sesi uzaktan bile hoş gelmiyor. Ne bir ahenk, ne bir hoş sedâ. Eskiden, hani o geleneği gelenek yapan Ramazan davulcularında, hiç değilse biraz müzikâl biraz edebî bir kaygı var imiş. Güzele meylederlemiş yaptıkları işte. Mâni söylerler, o maniye uyum sağlayacak hoş bir ritim tutturmaya çabalarlarmış. Şimdilerde o da yok. “Dostlar alışverişte görsün, salla başı al maaşı, haa üç kere de gelir bahşişimizi toplar oluruz.”

Bütün bunlara, muhafazakar hayat görüşüne sahip kimilerinden “E, o zaman ezan da yüksek sesle okunmasın!” şeklinde itirazlar gelir hep. Kaçırılan, karıştırılan husus şudur; Ezan İslâmın temel direği olan namazın işaretidir. Değiştirilmesi din kavramı bağlamında mümkün değildir. Bir gelenek değildir, bir alışkanlık hiç değildir. Sırf kimileri rahatsız oluyor diye dinin temellerinden vazgeçilemez, özgürlük tartışmalarına konu edilemez. Kapı kapalıdır bundan ötesine. Ki o kapıdan ötesi bu yazının bağlamından çok başka tartışma meselelerine, bambaşka hayat görüşleri çaprışmasına açılır. Lakin mesele o değil.

Velhasılıkelam Ramazan davulcusu “sahip çıkalım” türünden bir gelenek değildir. Edep dairesi içerisine sığdırılabilecek bir masumiyeti, nostaljisi de yoktur. Tiz terk edile !

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Futbol Efsanesi

Cumartesi, 01 Mar 2014 2 yorum

Önceleri pek laf kondurmazdım takım tutkusuna. Futbolu lümpen bağımlılığı olarak görenleri pek bi züppe bulurdum. Afyonlardan bir afyon daha diyenler de vardı bu züppeler arasında. Hiç entellektüel değildi futbol, zihin filan açmıyordu, düşüncelere gark etmiyordu, bir ideolojisi filan da yoktu. Öyle bir maç izleyip de hayatınızın değiştiği de olmuyordu. Bir takıma, bir renk ikilisine bu kadar bağlanmayı, bu kadar sevmeyi pek de matah bir şey olarak görmeyenlere dilim döndüğünce anlatmaya çalışırdım, hep bir ağızdan bir şeyi sevdiğini haykırmanın, hiçbir siyasi, etnik, kültürel, dinsel fark gözetmeden bir şeyi beraberce sevmenin ne kadar romantik, ne kadar şiirsel bir şey olduğunu. Bir şeyi karşılık beklemeden sevmenin örneği dendiğinde ahan da takım sevgisi size derdim. Saf bir sevgiydi gözümde bir takımı sevmek. Sakaryaspor’u, Boluspor’u, Adana Demirspor’u, Gençlerbirliği’ni, Karşıyaka’yı, Göztepe’yi, Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’yi, Galatasaray’ı sevmek. Sevinmek için sevmenin olmadığı yerdi orası. Hesabı kitabı yoktu bu işin. Ne üstüste üç galibiyet alınca artıyordu sevginiz, ne de ezeli rakibinizden esaslı bir fark yiyince azalıyordu.

Hem severken bozmazdık, üzmezdik de. Zararımız yoktu kimselere. Sporcunun da ahlaklısını severdik. Şahsiyet meziyet ayrımında şahsiyetti tercihimiz. “Filancayı hiç sevmem, o.ç’nun önde gideni, ama iyi topçu” demezdik. Türlü hile ve hurdayı, ahlaksızlığı ve çirkinliği “profesyonellik çerçevesinde yapılan” hareketler olarak değerlendirmezdik. Vurmadan kırmadan parçalamadan kazansak iyi olurdu, ama kazanmasak da olurdu. İlla da endüstriyel olacaksa, bizim “endüstriyel futbolumuz” işçinin hakkını vermeliydi, ihaleye fesat karıştırmamalıydı, çevreyi kirletmemeliydi, kirli atıklarını en yakın dereye boşaltmamalıydı, dereyi de sevmeliydi, balıkları da.

Sonra ne olduysa oldu…Trafikte beş saniye önce türlü küfürler savurduğu adamın yaptığının aynısını yapmak için aradan iki dakika bile geçmesine gerek olmayan yıllara gelmiştik…Tam olarak hangi yıllara tekabül eder futbolun bu kadar çirkinliği barındırır hale gelmesi bilmiyorum. İlk taşı kim attı, ilk kurşunu kim sıktı bilmiyorum. Ne olursa olsun sevmekten, ne olursa olsun kazanmaya doğru ne zaman evriliverdi mevzu bilmiyorum. Lakin durduramadık. Geri döndüremedik. Gitme kal diyemedik. Her göz yumuşumuz, her “bu sefer de böyle kazanalım” deyişimiz, her haksız kazanca seyirci kalışımız, her hakemi aldatışımız, her tribünlere oynayışımız, her maç öncesi ve sonrası açıklamamız, her canlı yayın ve spikerimiz, her köşe yazarımız ve köşe yazımız, her yöneticimiz ve başkanımız, her tezahüratımız ve her ıslığımız, her sevinmekten çok meydan okur halimiz, her üzülmekten çok isyan eder halimiz ile koca bir bardağa damlalar damlattık. Bardağı doldurduk, taşırdık.

Lanetlerden lanet okuduğum bir İnönü gecesiydi. Beşiktaş… Hani şu halkın takımı olan, hani diğer büyüklere büyüklük taslamayan, mütevazı bir duruşa sahip olmayı büyük olmaya yeğleyen, hani şu şampiyonluğun averaj hesabına kaldığı son hafta, rakibi hiç bir ar duygusuna kapılmadan 8 tane atarken, kendi maçını güç bela 3-1 kazanan, hani şu şerefli ikinciliklerin takımı, hani şu centilmenler centilmeni, beyefendiler beyefendisi, rakip takımla aynı uçaktayken sevinç kutlaması yapmaktan imtina eden adam Süleyman Seba’nın onursal başkan olduğu, taraftarının akla ilk gelen özelliği vefa olan, yağmurlu bir günde aşık olunan Beşiktaş. Kazanmak adına bu kadar aleni bir şekilde şirretleşen ve çirkefe bulanan bir takımı bütün bir tribünün yer yer alkışladığını, çoğu kere sükut ettiğini görmekti sanırım bardağı taşıran damla. O toz pembe, o destansı takım tutkusu bir karton aslan, bir yazılmış tarih, bir uydurulmuş efsane gibi geldi gözüme birden. Aldığı küçücük bir darbe sonucu veya belki aslında hiç olmayan o darbe sonucu yerde yatıyordu, o güzeller güzeli çubuklu siyah beyaz formayı sırtında taşıyan bir Beşiktaş’lı futbolcu. Rakibin hakkına tecavüz eden ve rakibe saygıdan nasibini almamış, hakemi ve tribünleri aldatma çabası ile yerde kıvranan o adama tek tepki olmadığı gibi, bu davranış “profesyonelce” görünüyordu çoğunluğa. Hatta o yerde yeten adama iki çift laf eden bana, yerimin rakip tribünler olduğunu filan söylüyordu bir grup. Anlamıştım nihayet. Artık bir kazanış biçimi, bir üstün gelme biçimiydi bu. Ne olursa olsun kazanış biçimi. Ne olursa olsun başarış biçimi. Atıklarını en yakın dereye boşaltan, kârdan başka amaç ve ideal taşımayan halka açık bir şirket gibiydik. Hepimiz ortaktık. Derenin de canı cehennemeydi, balıkların da…

Hiç bu kadar takım sevgisinin aslında haketmediği kadar efsaneleştirildiğini düşünmemiştim. Hiç bu kadar neresinden tutsan elde kalır bir hale de gelmemişti futbol. Her daim savunulacak bir taraf bırakırdı bize. Sığınıverirdik o güzelliğe. Artık yok. Kalmadı. Beceremedik sevmeyi. Derenin de canı cehenneme balıkların da…

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Eyyub el-Ensari House !

Pazar, 23 Şub 2014 3 yorum

Tam olarak hatırlayamadığım bir hikaye var. Google’da her ne şekilde arattıysam da bulamadım. Hikaye kabaca şöyle;

Adamın biri devrin alimlerinden biriyle sohbet ederken bir soru sorar. Efendim Kûfe’de kuyuya atılan Peygamber oğlunun adı neydi ? Alim adamın neyi sorduğunu anlar. Ve der ki “Evladım sorun o kadar yanlış ki, neresini düzeltsem bilemedim. Bir kere Kûfe değil orası Kerbela. Sonra kuyuya atılmadı, kılıçla öldürüldü o. Ayrıca Peygamber’in oğlu da değil, torunuydu o. Hüseyin…”

Tek kelimeyle ürpertici bir başlık. Sakil, yakışıksız, hatta tam bir oksimoron. O kadar sorunlu ki neresini düzeltsem, neresine eleştiri getirsem bilemedim. Bir Türk işadamı Maldivler’de satın aldığı adaya bir tatil köyü inşaa etmiş. İslami usül ve kaidelere uygun olduğunu iddia ediyor. Reklamını da bu şekilde yapıyor. Cüretsiz, hadsiz, sahtekarca olduğu kadar ahlaksız bir kapitalizm de taşıyor bu reklamlar. Sirke kübü sirke sızdırıyor.

“Herkes Maldivler’e gidiyor, siz de alın siz de gidin” diyor,
“Herkes Maldivler’e gidecek” diyor,
“Düne kadar Maldiv Adaları’nda tatil yapmayı sadece hayal ederdik. Zamazingo şirketi hayalleri gerçeğe dönüştürmede her zamanki gibi sınır tanımadığını yine gösterdi!”
diyor.

Düpedüz günümüzün ahlaksız kapitalizm zihniyeti bu. Konformist bile, hedonist hatta. Ne pahasına olursa olsun satmak isteyen kafa bu. Herkesin herşeyi yapabileceğini, isteyebileceğini ve sahip olabileceğini pompalayan, “ölümüne tüketin ulan” diyen zihin bu. Hiç yabancı değil ki. Bildik biz sizi. Tanıdık. O zaman o Eyyub el-Ensari ne ? Neyin kafası bu, neyin dumanı ? Ki o sahabe, hani o sizin satmayı düşündüğünüz konforundan, pohpohladığınız zevklerinden bütünüyle vazgeçerek, vatanından binlerce kilometre ötelerde, İstanbul’da hiç bir şeyi olmayarak, bir ideal uğruna şehit olmuştur.

Üç kuruşluk ahlakınız ve beş kuruşluk aklınızla hitap ettiğinizi düşündüğünüz insanların, pardon “hedef kitle” nin sıradan bir mensubu, bir müslüman olarak toptan reddediyorum söylemlerinizi, tasvir ettiğiniz o hayali. Yok öyle bir hayalimiz. Peygamber yoldaşını reklamınızın odağı, ürününüzün nesnesi haline getirmenizi ve onun ismini karlılığınıza payanda etme fikrinizi şaşkınlıklar içerisinde izliyoruz, esefle hatta mümkün olsa uçan tekme atarak kınıyoruz.


“Yetmiş dokuzun kışıydı,
Sertti, soğuktu
İstanbul’a kar yağıyordu..
Kömür yanıyordu sobalarda
Geceleri polisler, bekçiler oluyordu..
Bir de biz oluyorduk
Ölümüne üşüyorduk ha
Yalan yok polisler de üşüyordu
…”

“Batsın bu dünya, sende mi leyla, itirazım var yalana dolana
Ve ben böyle dolana dolana
Ellerim cebimde dudağımda ıslığım, başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Orhan Veli tadında basıp voleyi yürüyeceğim hayatın sonuna kadar
Hiç tasalanmayın abiler
Paramız yoksa da haysiyetimiz var…
…”

gibi efsane dizelerin sahibi İbrahim Sadri’nin bu reklamı seslendirmekten imtina etmemiş olması, “yapmayı tercih etmiş” olması da ayrı bir kahır sebebi.

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Bir Şarj Aletinin Düşündürdükleri

Cumartesi, 23 Kas 2013 Yorum yapılmamış

Ne kadar üstün bir teknoloji olabilir ki bir şarj aleti diyerekten ucuz bir şarj aleti aldım. Çok kullanamadan bozuldu. Denk geldi herhal dedim. Aynı fikirdeydim hala. “Bu kadar basit bir alet için çok para ödemek gereksiz” diyordum. Gittim, değiştirdim bir başka ucuz şarj aleti ile. Hiç kullanamadım. Zira prize tutunamayıp ikide bir düşmesi şöyle dursun şarj bile etmiyordu kendisi. Üçüncü sefere, artık biraz da sinirlenerek, paraya kıyıp Samsung’un kendi şarj aletlerinden aldım bir tane. Sorun yok, temiz, bir şarj aleti için şık bile hatta.

Aslında bu gibi durumlarda insan bilişsel çelişkiyi(davranış-tutum ve düşünce arasında çelişki durumu) ortadan kaldırmak için dışsal gerekçeye sığınarak “çok para verdik ama değdi, çok iyiymiş meğer” filan gibi cümleler söyler. Söylemiyorum. Ahan da şu teoriyi savunuyorum;

Acaba Samsung, Apple veya Sony gibi markalar bu kadar kalitesiz, bu kadar bozulmaya meyilli aksesuarları üreten fason şirketler kuruyor veya hiç değilse gizliden gizliye destek sağlıyor olabilirler mi ? Böylece çok büyük oranlarda kar edecekleri markalı aksesuarlarının şanı yücelir, cazibesi artar. Ve o çabuk bozulan, kalitesiz ve markasız şeylerin kötü ünvanı aslında halk gazetesindeki “hiç düşünme, paraya kıy orjinalini al” söylemlerini beslerler.

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Elveda Ya Festival-i Ramazan !

Pazar, 04 Ağu 2013 5 yorum

Haftalar önce başlayan haberlerden, tanıtımlardan ve reklamlardan da anlaşılacağı üzere bu Ramazan da tam bir “festival” havasında geçecektir !

Geçtiğimiz sene Diyanet İşleri Başkanı Ramazan’ın festival ayı olmadığı, bambaşka bir havasının olduğu, olması gerektiğini söyleyen bir iki kelam ettiğinde “işte bunun gibi bir cümleydi rahatsızlığımı dillendirecek” şey demiştim.

An itibariyle sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan Ramazan’ı da kendimize benzetmiş, çağımıza uydurmuş bulunuyoruz. Çalsın davullar, biriksin kuponlar, başlasın konserler, kurulsun ziyafetler! Ve şu ezan da okunsun artık !

Bütün reklam kampanyalarının Ramazan’ın manevi gücüne sırtını dayamış yavşak halini mi,

Ramazan ayının ait olduğu dinin alenen ve katiyetle yasak ettiği faizi ve faizli kredilerini “Ramazan kredisi” adıyla sunmaktan ve pazarlamaktan, bu durumun mantıksal bir çelişki taşıdığı çok açık olsa da bundan zerre geri durmayan gözü dönmüş, aklı durmuş bankalarımızı mı,

Menülerini alabildiğine şişirerek ve “fix” leyerek durumdan vazife çıkaran, fırsatçılığın dik alasını yapan restoranlarımızı mı,

Eyüb‘ün, Sultanahmet‘in ve hatta maalesef artık Süleymaniye‘nin de o yüce duruşlarını, o tarih ile yoğrulmuş kudretli manevi havalarını ve mekanlarını bir şölene, bir geziye, bir mesireye, bir eğlenceliğe dönüştüren hallerimizi mi,

Bütün anlattıkları menkıbecilikten öteye gitmeyen, ve bunları da Yeşilçam melodramları tadında ağlak ağlak anlatan, adeta bir “reality show” yapan hocalarımızı mı(Evet Nihat Hatipoğlu, evet Ömer Döngeloğlu filan),

Ramazan’ı ticaret kafasından başka bir kafa ile düşünemeyen esnafımızı, tüccarımızı mı söyleyeyim…

Ne söyleyeyim ki. Çok öyle uzun uzadıya yazıp dökesim yok. Bu durumun müslüman bir bünyede nasıl bir rahatsızlık oluşturduğu veya en azından oluşturması gerektiği ve Ramazan’ın “ruh iklimi” ile nasıl bir tezat oluşturduğu kanımca bir his meselesidir. Tıpkı bir şiir gibi. Aklın çok da anlayamayacağı, itirazlar getireceği, rasyonel veriler ile ortaya dökmenin rasyonel akla rasyonel gelmeyeceği aşikar.

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Sinema Salonu Hedonizmi

Salı, 29 Oca 2013 2 yorum

Tam olarak trafikte yeşil ışığı ilk görenin kornaya basmasıyla, ya da izlerken türlü küfürler savurduğumuz insanlığını, vicdanını, ahlakını ve de ruhunu şeytana satmış futbolcu türünün birebir kopyalarını halısaha maçında görmemizle aynı zamanlara gelir sinema salonlarında film izlenemez oluşu. Sabırsızlığımızın, şuursuz telaşemizin, tahammülsüzlüğümüzün ve vurdumduymazlığımızın ucuna bir halka daha, hepsinden beter; umuru hariciye noksanlığı.

Babamın eski arkadaşlarından birinden duyduğumda kazınmıştı zihnime. Yeğenim -yeğenim denesi kadar küçüktüm o zaman şimdi kocaman adam oldum- demişti; “Bir adamda umuru hariciye yoksa at çöpe gitsin”. Sonradan öğrenmiştim ki bu bizimkilerin umuru hariciye dedikleri şeyin sözlükteki karşılığı bildiğin dış işleri‘ydi. Ama kastedilen insanın çevresine rahatsızlık vermeme hassasiyetiydi, bir arada yaşayabilmenin gerektirdiği duyarlıklıktı.

Patlamış mısırı kurabiye canavarı edasında yiyenlerin çıkardığı hatır hutur sesi(veya katur kutur, her türlü sinir bozucu ses ünlemi düşünülebilir), gayesi film izlerken patlamış mısır yemek değil de, patlamış mısır yerken araya bir de film sıkıştırmak istermiş gibi olanların benzer kendinden geçmişliği, abur cubur paketlerinden gelen ince, tiz hışırtı, dört bir tarafta maytap gibi patlayan kutu kola açma sesleri ve film sonrası salonun içler acısı kullanılıp fırlatılmışlığı…Oldu olacak içeriye çay söyleyip iki de sigara tellendirseydiniz…Tek tek bakıldığında çok rahatsız etmezmiş gibi gelen bu şeyler bir araya gelince veya belli bir ses eşiğini geçince veya uzunca bir süre devam edince çekilmez bir hal alıyor. Önce hoşgörülemez, sonra tahammül edilemez, sonra da sabır edilemez hale geliyor. Bütün bunlar ölümüne bir keyfiyetin eseri. Tam teşkilat umuru hariciye noksanlığı…

Sinemayı zihninde nasıl bir keyif, nasıl bir eğlence aracı olarak yerleştirmeli ve özgürlüğü ne sanıyor olmalı ki insan bu kadar hedonist ve hemen dibindeki diğer bir insana verdiği rahatsızlıktan bu kadar bihaber olabilsin, bilemiyorum, kestiremiyorum. O an, o insanın boynunun elektriklendiğini hissettiği an, ne sese ne görüntüye odaklanabildiği an, filmi izleyen diğer insanların bundan rahatsız olabileceği fikrinden fersah fersah uzak insanlar içinde bulunduğumu düşünmek dahi orayı terketmek hissini oluşturuyor bünyede. Terketmeyip rica etmek, uyarmak veya tartışmak filan yel değirmenlerine karşı Don Kişot’u oynamak gibi; bağlamından kopuk, mobilyalık keresteden çiçek dilemek gibi; anlamsız…Belki de takıntılının, huysuzun önde gideniyizdir.

Bütün bu durumun gişe filmi de denen, o daha çok seyirciye hitap eden filmlerdeki hali hepten beter. Ki geçen hafta birine denk geldim kazara, dersimi aldım. Gişe filmi diyerek bir filmi baştan ikinci sınıf ilan etmeyi çok elitist, çok züppece bulduğumdan böylesi filmleri tamamen reddetmeyi doğru bulmuyorum. Ama illa da izlenecekse gösterimden kalkmasına beş kala tenha bir salonda izlenir, biter gider…Mevzu özgürlüğün tanımı, nerede bitip nerede başladığı, bir arada yaşamak, hoşgörü-tahammül ilişkisi vay efendim kentlileşmek filan derken uzayıp gitmeye meyilli. Gerek yok.

FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail