Broadway Danny Rose

Broadway Danny Rose


Woody Allen‘ın çok da kıymeti bilinmemiş filmlerinden bir tanesi olduğunu anladım izledikten sonra. Kıymetinin bilinmediği IMDB’de kullanılan oy, yapılan yorum ve kritik sayısından, tabi bir de Google’da filmi arattığınızda özgün içerikli pek bir sonuç gelmemesinden belli.

Film Danny Rose adında bir menajerin başına gelen komik ve bir o kadar trajik bir hikayeyi anlatıyor. Dolayısıyla trajikomik. Film bir lokantada eskilerden konuşan bir grubun Danny Rose’a dair anlattıkları küçük komik hikayelerle başlıyor. Sonrasında esas hikayeye geçiliyor. Danny Rose orta halli bir menajerdir. Danny’nin menajerliğini yaptığı üst düzey bir yıldız veya sanatçı da yoktur. Ve beraber çalıştığı sanatçılardan bu orta halin üzerine çıkacak gibi olanlar, kendilerine sınıf atlatacaklarını düşündükleri yeni bir menajer ile yollarına devam etmektedirler. Tipik bir kaybedendir Danny Rose. Menajerliğini yaptığı Lou Canova adında yıldızı parlayan ve sınıf atlamak üzere olan şarkıcı ile onun sevgilisi Tina Vitale arasındaki ilişkiye dahil olan Danny Rose hayatının macerasını yaşar.

Hikayenin trajikomikliği filmin sonuna doğru dinleyenlerden birinin esas hikayeyi anlatan adama “Bu hikayenin komik olması gerekmiyor muydu ?” diye sorulan soruda gösteriyor kendini. Ve Danny Rose’un filmde bilmem kaç kere tekrar ettiği ikircikli, kaygılı ve biraz paranoyak replik “Bu kavram kargaşasına bir açıklık getirebilir miyim ?” aslında Woody Allen’ın kendi kişiliği ile Danny Rose karakterinin birbirine ne kadar benzediğini de gösteriyor gibi. Filmlerine kendi hayatından ve karakterinden çokça şey dahil eden Woody Allen’ın “Manhattan” ile beraber kendini en çok işaret ettiği filmiymiş gibi geldi bana. Hikayenin komedi unsurları ise tam olarak Woody Allen’ın kendine has espirilerinden oluşuyor. Kahkahaya boğmayan ama içten gülümseten zekice espiriler. (Artistlik olsun diye değil, hakikaten öyle : ) )

Filmin müzikleri arasında özellikle Lou Canova karakterinin seslendirdiği “Agita” çok sevimli bir şarkı. Enstrümental versiyonları da filmin içinde de sık sık kullanılmış. Ayrıca film En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında Oscar’a aday da olmuş. Kazanamamış gerçi, olsun ziyanı yok, gönlümüzde yer etmiştir. Kendine has senaryosu, dolu dolu diyalogları ile izlemeye değer, hatta tekrar izlenebilecek filmlerden. Ayrıca filmin içindeki nostalji havasına uygun olarak siyah beyaz çekilmiş olması gayet yakışık almış.

Bu arada dipnot olarak geçeyim. Filmden ilginç iki detay; “Turkish pillows” ve “Turkish whorehouse” tabirleri. Hadi yastıkları anladık da genelevlerinin Türk oluşunun nesine atıfta bulunulduğuna dair bir fikir edinemedim. Türkçe altyazıda “Turkish whorehouse” için “harem” karşılığının kullanılması da apayrı bir dengesizlik örneği.

Nihai olarak, izlenilebilir hatta izlenilsin…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Doğrucu Davut’a Öykünme Sendromu

Gündelik hayatın içinde bütün ucuzluğu ve sığlığı ile ortaya çıkan bu duruma nasıl bir isim versek diye düşünüyorduk uzun zamandır. Bilmem ne “sendromu” olmalıydı bunun adı. Kastettiğim bütün benzer tavırları çatısı altında toplayıp, bu sendromu daha ismine bakar bakmaz anlamlandırabilecek bir sıfat veya tamlama bulamadığımız için Stockholm Sendromu‘nda olduğu gibi bir şehiri sıfat belleyip kendi sendromumuzu tanımlamak niyetindeydik hani. Ki her karşılaştığımızda bu durumu izah etmek zorunda kalmayalım gibilerinden : ) Önce kastettiğimiz durumu ifade edeyim. Sonra da neden “Doğrucu Davut’a Öykünme Sendromu” olduğunu.

Kişinin, içinde bulunduğu toplumca erdemli olarak nitelenen bir davranışın, tavrın veya eylemin yok denecek kadar az, bazen de çok küçük bir örneğini sergilediği anda bu erdemi kendi şahsiyetinin ayrılmaz ve de yadsınamaz bir parçası olarak telakki etmesi durumudur. Bu telakkide bahsi geçen davranışın bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek yapılmış olmasının bir önemi yoktur. Bu erdemin kıyısından kenarından geçmiş olmanın, o erdemin içinde yıkanılmış olmasından farkı yoktur.

Durum “verdiği sözü tutmak” erdemi üzerinden örneklendirilebilir. Sendromu yaşayan kişi, “taş atıp da kolunun ağrımayacağı” kadar bir çaba ile yerine getirilmiş bir söz sonrası, bütün bu erdemi karakteristik bir özelliğiymiş gibi sunar. Öyle ki verdiği sözü her koşulda tutmuştur. Öyle ki bu adam, adamın hasıdır, adamın dibidir, adamın şarabıdır vesselam.

Bir başka örnek argoda “geri vites” şeklinde kalıplaşmış olan, söylediğinden caymamak, iddiasından veya meydan okumasından vazgeçmemek durumu. “Geri vites” yapmamak için çok da matah olmayan bir cesaret, güç veya dürüstlük gerektiği durumda geri vites yapılmayarak, kahraman bir edaya bürünülür ve “bizde geri vites olmaz!” nidasına denizci düğümü atılır, bu tavır kişinin karakterinin ayrılmaz ve de yadsınamaz bir parçası olarak sunulur. Öyle ki bu adam, adamın hasıdır, adamın dibidir, adamın şarabıdır vesselam.

Tanım ile daha bir bağdaşan örnek de “doğruyu söylemek” üzerinden verilebilir. Doğruyu söylemek kişisel çıkarlarına ters düşmediği veya kendisini zor durumda bırakmayacağı, ve doğruyu söylemenin, söylememekten daha kolay olduğu herhangi bir durumda doğruyu söyleyen kişi, “bizde yalan olmaz!” edasına bürünüp, şahsiyetine ululuk atfettiği an sendromun en büyük belirtisini ifşa etmiş demektir.

Neden Doğrucu Davut’a öykündüğü ise Doğrucu Davut’un her koşulda bildiği doğruyu söylemesi ile ilgili. Her koşulda doğruyu söyleyen benzetmesini genişletip, her koşulda doğruyu yapan şeklinde daha kapsayıcı bir benzetmeye dönüştürürsek “teşbihte hata” yapmamış oluruz sanki. Mesela kişi katiyen yalan söylemiyorsa, hemen herkesin az-çok, pembe-beyaz yalanlar söylediği bir ortamda Doğrucu Davut’tur. Dedikodunun gırla gittiği bir toplulukta mesela, kişinin herhangi birileri hakkında atıp tuttuğuna şahit olunmamışsa Doğrucu Davut’tur. Sosyal hayatta bireyler arası hakkın hak getirdiği bir devirde, herhangi birinin hakkına herhangi bir şekilde tecavüz etmekten son derece sakınan kişi Doğrucu Davut’tur. Diyeceğim o ki bu Davut her türlü erdemin zirvesidir, ucudur, dibidir…

Bu erdemlerden herhangi birinin kendince ispat saydığı, irili ufaklı, hatta genel olarak çok çok ufaklı örneklerini, benliğinin peşine takarak “Doğrucu Davut” misali zirveye taşıma eğilimi, sendroma isim olmuştur.

Olmuştur da…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail