Eylül

İlk defa bir kitap hakkında yazıyorum. Yazmalıydım ama.

Aşkın bütün hallerini, sırlarını, tereddütlerini, çıkmazlarını ve açmazlarını, sevinçlerini, coşkularını, umutlarını, melankolisini ve ızdıraplarını olabildiğince çıplak şekilde ifade eden bir manifestodur gözümde Eylül. Kitabın tanıtım yazısında da söylediği üzere Mehmet Rauf‘a tek başına şöhret sağlayan, üstadım dediği Halit Ziya’ya atfettiği eseri.

Olaylardan çok karakterlerin iç dünyalarının dillendirildiği, duyguların hakim olduğu, derin ve uzun halet-i ruhiye tahlillerinin yer aldığı bir psikolojik roman, ki türünün memleketteki ilk örneği sayılıyor. Bu özellikleri ile Peyami Safa‘yı andırıyor, daha da ötesinde öncüsü gibi. Yalnızız, Bir Tereddüdün Romanı ya da Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ele aldıkları konular açısından olmasa da, üslup ve teknik açısından, bulunduğu ahlaki çizgi açısından benzer Peyami Safa romanları.

Günümüzden bakıldığında kitabın dili ağır. Üslubu yavaş okutuyor. Öyle bir solukta okunan romanlardan değil Eylül, uzunca soluklar aldıran türden. Şu saçma, kalitesiz, veya hiç değilse boş olduğu düşünülen ama bir şekilde kendini izlettirdiği belli olan diziler misali, hikayeye yedirilmiş iç gıdıklayan, merak ettiren, magazinel mevzulara sırtını yaslayan aşk romanlarından hiç değil. En yalın, en düz ifadesiyle “delikanlı” bir roman. Esas bahis konusunu çeşitlendirme, abartma veya sulandırma gereği duymamış, aşka dair bütün o duyguların saf halini yazıya aktarabileceği en mümkün kelimelerle, ifadelerle dile getirmiş.

Benim okuduğum baskısında (Özgür Yayınları) eski kelimelerin günümüz Türkçe’sindeki karşılıkları parantez içinde verilmiş. Ki iyi de etmişler. Bu, insanın zihninde manası bir türlü tam olarak yerleşmemiş ama sıkça duyduğu, ve maalesef artık eskimiş, sözlüklerde kalmış kelimeleri öğrenmeye, bir dolu duygunun ayrıntılı tahlilini anlamaya yardımcı oluyor. Bu zengin kelime dağarcığı ile daha net, daha vurucu ve insan duygularına daha yakın ifadeler üretebilmek, bir başka ifadeyle “dil hapishanesinden” kaçmak daha mümkün hale geliyor tabi.

Çok uzatmayayım, “sinema bitti edebi eleştiri kaldı” dedirtmeden, romandan bir kaç alıntı ile bitireyim.

“Fakat Necip gittikçe nefsine karşı malik [sahip] olduğu idaresinde aciz [güçsüz] olduğunu görüyordu. Zira onun şiddetli bağlılığı bu hale geldikten sonra tahammülsüz [dayanılmaz] bir susuzluğa benzer hararet alıyordu. Onda bu kadar artan bu incizap [kapılma], artık tagaddiye [beslenmeye] şiddetli bir ihtiyaç hissediyordu;ona, onun ruhuna hulul [karışmak] ihtiyacıyla çırpınıyordu. Her zaman onun yanından ayrılmamak endişesi, şimdi ona karışmak galeyanlarına [coşkusuna] müncer oluyordu [dönüşüyordu].”

“Süreyya’yı koltukta uyuklar buldular. Necip taaccüp ediyordu [şaşırıyordu]. Suat sadece bir “Musikiyi sevmez ki” dedi ve Suat’ın sesinde öyle derin bir esef [üzüntü] hisseti ki bundan derin derin mesut oldu. Demek ikisi de sade bir şeyi seviyorlardı ve o kadar seviyorlardı ki, onunla dünyayı, dünyanın her şeyini, hatta onu, Süreyya’yı unutuyorlardı. O zaman sade ikisinin ruhu yalnız, kucak kucağa dolaşıyorlardı, orada yalnız kalıyorlar, Süreyya bile oraya gelemiyordu. O zaman musiki ona başka manalar, başka vazifelerle görünmeye, ruhların müellifi [buluşturucusu], kalplerin mülhimi [ilham vericisi] gibi gelmeye başladı. O bir cihan, bir cihan-ı perestiş [tapılacak dünya] oluyor ve orada Suat’la beraber olmak, bu fena dünyada olmamışlarsa hiç olmazsa orada birleşmiş olmak, onu mest ve bihuş [baygın] ediyordu.”

“Başka çare olmadığını, alışmak lazım olduğunu görüyor, itiyadın [alışkanlığın] büyük bir kuvvet bulunduğunu anlıyordu; ve etrafına bakınca herkesin hayatında da birçok cerihalar [yaralar], inkirazlar [tükenişler], müsibetler görüp itiyat [alışkanlık] ile bunları unuttuklarını düşünerek, hayatı bu kadar çok müsaadesi için bile seviyordu. İşte hayatında bulduğu en büyük bir iyilik, bütün fenalıklarını tazmin edecek kadar büyük bir lütuf bu alışabilmek idi; herkes felaketlerine tahammül ile başlıyor ve tahammülle itiyat ederek [alışkanlık kazaranak] mukavemet edebiliyordu [dayanabiliyordu].”

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmailFacebooktwittergoogle_pluslinkedinmail

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir