Arşiv

Yazar Arşivi

Fetih 1453

Pazar, 25 Mar 2012 1 yorum

Yıllardır her sinema muhabbetinde sıra Türk sinemasının henüz el atmadığı Osmanlı tarihine dair meselelere gelindiğinde “İstanbul’un fethini neden çekmez ki bizimkiler” benzerinde sitemlere konu olan İstanbul’un fethi nihayet sinemaya aktarıldı. Sırf adı bile büyük büyük beklentiler meydana getirdi tabi ki. Heyecanlandık filan hani. “Neden olmasın” a geldik.

Ve fakat ki filmi izledikten sonra “neden olsun ki” ye döndüm ben. Oturduğum yerden filmi yerden yere vurabilirim. Vurasım da var aslında. Lakin ki en nihayetinde ortaya konmuş büyük bir emek ve ciddi bir cesaret gerektiren girişim var. Bende uyandırdığı kötü izlenimlere bu emeğe ve girişime olan saygımdan dolayı biraz ket vuruyorum. Tabi bir de Türk sinemasına Hollywood sinemasından başka sinema tanımayan elitist tavırla yaklaşmak istemiyorum hadiseye.

Film İstanbul’un fethi öncesi yapılan askeri ve siyasi hazırlıklar ile başlayıp, devam edip, fetih ile sonlanıyor. Olay Fatih Sultan Mehmet ve Ulubatlı Hasan üzerinden hikayeleştirilmiş. Araya bir de aşk hikayesi serpiştirilmiş. Yapım ve hikaye elverdiği ölçüde savaş sahneleri var. Zamanın İstanbul’u ve Osmanlı başkenti Edirne grafik ortamla bayağı bir desteklenmiş. Ayrıca bütçesine oranla fazlaca şehir ve tarihi mekan kullanılmış. Oyuncu kadrosu Ulubatlı Hasan karakterini canlandıran oyuncu dışında öyle pek bilindik isimlerden oluşmuyor.

Öncelikle filmin hikayesinde ciddi sıkıntılar olduğunu söyleyeyim. Bir bütünlük oluşturup, film senaryosu haline gelememiş. Bölük pörçük. Olayın ana akışın sağlanacağı nokta bir türlü bulunanamış gibi. Fatih penceresinden mi, bir Osmanlı yeniçerisi Ulubatlı Hasan( ki bu da efsane olabilir) penceresinden mi, yoksa çağın siyasi oluşumu açısından mı, fethin İslam alemi boyutu açısından mı baktığını ifade edememiş. Bunun temel sebeplerinden birisi filme İstanbul’un fethi ile ilgili bilinen ne kadar ortak bilgi ve hikaye varsa dahil edilmeye çalışılması diye düşünüyorum. Efendim işte gemilerin yürütülmesi, fetih öncesi Karamanoğlu Beyliği ile yaşanan gerginlik, Fatih’in -o tablolara konu olan- olay sırasında bir ara ciddi bir şekilde öfkelenip atını denize sürmesi, fetih öncesi Rumeli’ye hisar inşa edilmesi, Ulubatlı Hasan’ın sancağı burçlara dikmesi, Akşemsettin’in Eyyub A.S’ın mezarının yerini bulması, lağımcıların fetih sırasında yaşadıkları, Osmanlı ordusunun son saldırı öncesi cemaat halinde kıldığı namaz, fethin başarısını borçlu olduğu iki büyük top, Fatih’in fetih sonrası şehre girişi, yine Ayasofya’ya sığınmış halka hitaben söyledikleri ve sair…Hepsi mevcut filmde. Hani bu yaklaşım biraz ondan, biraz bundan, biraz da şundan şeklindeki ne üdüğü belirsiz bir yemek tarifine benziyor. İşte bu kadar dallanıp budaklanınca, -popülist ve ticari kaygılardan olsa gerek- hepsini barındırmak isteği taşıyınca hikaye kalmamış ortada. Ordan oraya tam olarak “atlayan” sahnelerin bir araya gelişinden farklı bir şey çıkmamış ortaya. Bütün bunların üstüne bir de vay efendim o sırada Vatikan, yok Cenova yok Mora derken hepten dağıtmış kendini.

Hiç bir olay bu kadar geniş yelpaze ile, her detayı kavrar bir halde sinemaya aktarılamaz diye düşünüyorum. Bir karar vermek, kesip biçmek zorunda kalınır illaki. Aklıma gelen en net örnek Çağrı filmi. Dönemin bir dolu önemli vakasının filmde adı bile geçmiyordu. Miraç’tan tutun da, daha evvel eşi benzeri görülmemiş Hendek Savaşı’na kadar. Veyahut da II.Dünya Savaşı’nı Fetih 1453 gibi çekmiş bir film örneğini bulamazsınız. Her bir II.Dünya Savaşı filmi olayın bir perdesini, bir penceresini, bir dönemini yansıtır. Zaten öbür türlüsünü ya bir belgeselde ya da bir ansiklopedide bulabilirsiniz.

Ayrıca diyaloglardaki sıradanlık ve özensizlik ayan beyan ortada. Hemen her cümlede döneme dair, veya bir olayı izah eder biçimde bilgiler verme durumu fena halde daraltıcı. Hiçbir tadı tuzu yok söylenenlerin. Akşemsettin gibi bir şahsiyetin söyledikleri dahi, dizi karakterlerinin 90 dakikalık süreye oynamak maksatlı gevelemelerinden öteye geçememiş. Artık görmekten içimizin geçtiği bir dolu şey tekrar edilmiş filmde. Birinin bilmem hangi sebepten dolayı bilmem neyden koruyacağına inanarak birine kolye verdiği sahnede gözlerimi kapadım artık…Filmde ikinci bir dil kullanılmaması da enteresan hani. İnsan bari en son Fatih’in Bizans halkına seslendiği sahnede o halkın dilinin kullanılmasını bekliyor. Cık. Bütün senaryo günümüz Türkçe’si. Tabi bu da bir tercih, olabilir. Ama madem günümüz Türkçesi ise tercihin, neden araya bir kaç eski Türkçe kelime sıkıştırmaya çalışırsın, neden Fatih’in şair kişiliğini göstereceğim diye kimsenin tek kelime anlamayacağı bir şiiri koyarsın, bilinmez…

Filmden sonra epeyce tartışılan tarihi olayların yanlış aksettirilmesi konusuna gelince, eğer bu aksettirmek işi bir yalana veya bir iftiraya dönüşmüyor ve sadece bir hikayenin film haline getirilirken yaşadığı dönüşümlerden birisini yaşıyorsa, sıkıntı yok kanımca. Yoksa elbetteki hemen her tarihi filmde benzer bir sürü hata veya yanlışlık bulunabilir.

Böylesi bir filmin en önemli taraflarından birisi olan savaş sahneleri için çok da kötü birşey söyleyemeyeceğim. Hiç fena olmamış. Özellikle surlara doğru yapılan iki büyük saldırı sahnesi ve yakın çekim dövüş sahneleri gayet de başarılı gözüktü gözüme. Arka planda kalan figüranları görmezden gelirsek olmuş diyebilirim. Bir ara Spartacus’deki kılıç sahnelerini bile anımsattı. Bir de iki büyük topun hazırlanışının anlatıldığı bölüm de oldukça başarılıydı. Sorun grafik ortamda oluşturulmuş uzak plan çekimlerin olduğu sahnelerdeydi. Montajda kesin olarak çıkması gerekecek kadar kötü gözüken sahneler. Hele hele Cenova gemisinin batırıldığı ve Bizans imparatorunun Hipodrom’da halka seslendiği sahne bilgisayar oyunlarındaki en alt seviye grafik ayarlarındaki ahali görüntülerini hatırlattı. Bir de uzak plan İstanbul ve Edirne görüntüleri türünün örneklerinde gördüklerimizin yanına dahi yaklaşamamış. Biz ki Yüzüklerin Efendisi’ndeki Minas Tiriht’i veya Cennetin Krallığındaki Kudüs’ü görmüş kuşaklarız. Bu açıdan ayağını yorganına göre uzatamamış, iddialı olmak isterken komik duruma düşmüş denebilir.

Tam da burada karakterlerle ilgili bir kaç şey ekleyeyim. Dönemin önemli isimleri Çandarlı Halil ve Bizans’ın elindeki Fatih’in kardeşi Orhan karakteri berbat bir şekilde işlenmiş ve oynanmış. Yakışıksız olmuş, komik durmuş. O nasıl basiretsiz ve dirayetsiz bir sadrazam görüntüsüdür, o ne silik ve yanaşma bir Fatih Sultan Mehmet kardeşidir. Başarılı olduğunu düşündüğüm dövüş sahnelerindeki Ulubatlı Hasan ile Fatih Sultan Mehmet karakterleri. İnandırmışlar, yakışık almışlar.

En nihayetinde bu tür filmler yapım işidir, bütçe işidir. Ne kadar ekmek o kadar köfteye denk gelebilir biraz. Ama yine de metin daha eli yüzü düzgün olabilir. Olayın felsefesi daha usturuplu bir şekilde anlatılabilir. Hikaye ayakta kalabilir. Oyuncu seçimleri daha iyi olabilir. Aslında bu açılardan bakınca Malkaçoğlu’ndan, Kara Murat’dan çok da öteye geçememiş olduğunu farkettim şimdi. Yazık olmuş.

Kategoriler:Sinema Etiketler:

Das Boot ve müzikleri

Cumartesi, 17 Mar 2012 1 yorum

II.Dünya Savaşı filmlerine sardırdım uzun süredir. İzlediğim iki filmden birisi bir II.Dünya Savaşı filmi. Geçen de hemen hemen bütün savaş filmleri listelerinde tepelerde gördüğüm Das Boot’u izledim. Hani şu “director’s cut” denilen yönetmenin kendi montajı olan halini. Üç saatten biraz fazlaca. Ki bu üç saat kapalı alan fobisi olanlar için korkulu rüyaya dönüşebilir.

II.Dünya Savaşı sırasında İngiliz savaş ve ticaret gemilerini batırmakla yükümlü bir Alman denizaltısında yaşananlar anlatılıyor. Savaş filmlerine, hele hele II.Dünya Savaşı filmlerine has bir dolu klasiklikten sıyrılmış. Mesela savaşın henüz Almanya aleyhine dönmediği yıllarda Hitler hakkında, Goering hakkında -biraz ihtiyatlı da olsa- ileri geri konuşabilen subayların olduğunu göstermiş. Veya yahudi soykırımı ile ilgili herhangi bir propaganda girişimi yok. İthafta bile bulunmamış. Ya da olmadık kahramanlıklar, olmadık çıkışlar, olmadık komiklikler şakalar yok. Bir savaştaki insan psikolojisinin nasıl olması gerektiğini tahmin ediyorsak öyle. Tamamen insani boyutlarda kalabilmiş, özellikle de mürettebatın ruh halini fena halde gerçek bir şekilde yansıtabilmiş.

Asıl bahsetmek istediğim filmin kendisi ile kusursuz bir şekilde örtüşen olağanüstü müzikleri. Hep derim, kimi filmler vardır ki müzikleri filme ortalama beğeni itibariyle en az 1 puan katar. Filmi çivi gibi çakar insanın zihnine. Müziği ile eşler insan kafasında. Bir kaç örnek vermezsem çatlarım; The Godfather, Star Wars, Amelie, Requiem For a Dream, Last Mohican, Midnight in Paris, Once Upon a Time in America gibi…Sırf müzikleri ile ayakta kalabilen türlere hiç girmeyeyim. İzledikten sonra anladım ki meğer bizim 80 dönemi filmlerde bolca kullanılmış Das Boot müzikleri. Bir kısmı Banu Alkan’lı, Ahu Tuğba’lı romantik filmler kuşağını, bir kısmı da hemen her tür filmdeki mafya hesaplaşmalarını, gerilimin arttığı sahneleri hatırlatıyor. Yanlış hatırlamıyorsam Kemal Sunal filmlerinde de kullanıldı bir kısmı. Merak edenler için şurasını işaret edeyim.

Kategoriler:Sinema Etiketler:, ,

Annie Hall , Manhattan ve Woddy Allen

Cumartesi, 25 Şub 2012 Yorum yapılmamış

Geçenlerde peşpeşe izledim Woody Allen’ın yazıp, yönetip, oynadığı iki filmi. Annie Hall ve Manhattan. (Hatta “ustalara saygı kuşağı” tribine girip bugün yine bir Woody Allen filmi Hannah and Her Sisters‘ı izleyeceğim, ama konumuz o değil : ) ).

İşledikleri konu, işleyiş biçimleri olarak birbirine çok benzeyen, derdi tasası ortak iki film. Hani bir nevi çift yumurta ikizi gibi. Aralarında iki yıl fark var yalnız. Birincisi Annie Hall ile en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu ödüllerini almış. Manhattan da iki dalda aday olmuş. Annie Hall ile ilgili bir diğer dip not da Wiki’den;

Annie Hall”, 1992 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.

Manhattan ile ilgili ilginç olansa (şuradan öğrendiğim kadarıyla) kendisi ile ilgili çekilen bir belgeselde bu filmi hiç sevmediğini, hatta yapımcılara bu filmi yok edip, yenisini bedavaya çekebileceğini söylemiş olması. Hani evlatlıktan reddetmiş bir nevi. Gerekçesi kendince hiç de fena sayılmaz; “Hayatımın bu zamanında yapabildiğim en iyi film buysa, bana film çekmem için para ödememeliler”.

Annie Hall Manhattan

Her iki filmin de senaryosu dolu dolu, düşündüren, hayata dair anlamlı birikimlerin eseri olduğu belli olan, peşinden sürükleyen ve alt yazıları takip ederken aklınızı evvelki diyaloglarda bıraktıran türde. Alıntıladığı düşünürlerin, yazarların söylemlerini film içerisine fena halde şık bir biçimde serpiştirebilmiş. Kadın erkek ilişkisini dibine kadar sorgulamış, sonra arada arada da bütün bu sorgulamalara kendi yaptığı müthiş tespitlerle cevap vermiş. Derdini, neyi anlatmak istiyorsa işte onu tam olarak anlatmayı başarabilmiş kısacası. İnsanlığın en büyük gelgitlerinden olan bir meseleyi ele alış şekilleriyle de geçerliliğini hiçbir zaman yitirmeyecek filmlerden olmuşlar.

Kitaplar vardır, filmler vardır hani yazarın, yönetmenin derdini anlatamadığını, evet bir çabası olduğunu hissetsen de anlayamazsın, çekmez seni içine. Veremediği, anlatamadığı bir şeyler olduğu besbellidir. Ya yeterince vurucu değildir, ya fazlaca vurur. Ya eksik kalmıştır kimi tarafları, ya da ipin ucu kaçmıştır. Bu iki film işte tam olarak bunun aksi. Olmuş, yakışmış, döktürmüş.

Hele hele Woody Allen Annie Hall’ un başında ve sonunda kameranın tam karşısına geçip iki küçük hikaye anlatır ki, şimdi burada söyleyip de izlememiş olanlara küfretmeyeceğim tabi : ), film o iki ana fikir üzerine seyreder ve biri hayata, diğeri ikili ilişkilere dair müthiş iki tespittir. Filmin başında ve sonunda net bir şekilde çizmiştir aslında çerçeveyi. O iki hikaye arasında dokunmuştur film.

Sırf beni üzerine bir şeyler karalamaya veya düşünmeye itmiş olmaları, üzerinde konuşacak arkadaş aratıyor olmaları dahi yeterlidir kanımca. Filmlerin detaylı analizini teknikçi arkadaşlara bırakıyorum : ) İçim ferah bir şekilde tavsiye edebilirim. İzlenilsin efendim.

Kategoriler:Sinema Etiketler:, ,

Kitap isimleri

Cuma, 18 Kas 2011 2 yorum

Kafadan eyvallah… İsim önemlidir. Gayet önemlidir hatta. Film ismi, kitap ismi, ürün ismi hatta çok daha bunların ötesinde insanın kendi ismi. İçeriğe dair çağrışımlar taşır, taşımalıdır. Dikkat çekici olmasında, ilgi uyandırmasında, heveslendirmesinde hatta yine bunların ötesinde tüketime alenen tahrik etmesinde de sıkıntı görmüyorum. Ve fakat ki ahlaktan yoksun olamaz bir şeyin ismi, hele ki bir kitabın ismi. Yukarıda saydıklarımın da ötesinde körü körüne popüler olmak pahasına “isim uydurmak” ahlaksızlıktır. Çalmaktır. Hatta bunların da ötesinde kandırmaktır. Böyle bir durum tıpkı bir Temel fıkrasındaki duruma döner;

Temel kitap yazacaktır, çok satmasını istediği için Orhan Pamuk’a gider. Bir kitabın çok satması için gerekli sırrı sorar. Orhan Pamuk da “eğer bir kitabın çok satmasını istiyorsan başlığı çok önemlidir. Başlık üç temel öğeyi içermelidir ki bunlar seks, polisiye ve asalettir. Şimdi bu 3 öğeyi içeren bir başlık bul” diye Temel’i yönlendirir. Bunun üzerine Temel’in bulduğu başlık “Kontesi kim s…i” dir. Pamuk başlığı beğenir, lakin bu başlığa bir de din öğesi eklenirse çok daha iyi olacağını söyler Temel’e. Temel bir hafta sonra geri gelir; “Allah Allah kontesi kim s…i”.

Kastımın ne olduğunu göstermek adına aklıma ilk gelen bir kaç örnek;

-Parayı Bulduğum An Alayını – Erdal Demirkıran
-S*ktir Et & Hayatta Hiçbir Şey Senden Önemli Deği – John C. Parkin
-1 Saatte Web Sitesi (Cd’li) / Hızlı ve Kolay – Michael Utvich/ Ken Milhous/ Yana Beylinson
-24 Saatte Photoshop CS3 Herkes İçin! – Kate Binder/ Carla Rose
-Herkes İçin Java – Herbert Schildt
-60 Saniyede Evet – Don Spini

Maalesef ki örnekler tonla. Sadece kitap ismiyle de sınırlı değil dediğim gibi. Sırf bir şeyi daha satılır ve pazarlanır yapmak adına o şeyin barındırmadığı bir takım vasıfları isminde vadetmesi, veya buna benzer olarak o vasfı hiç olmadık ölçülerde abartarak isminde bulundurması, ortalama insan aklı ve de mantığı süzgecine dahi giremeyecek derecede gülünç, yersiz, çapsız iddialar taşıması, ürünün hitap ettiği kitlenin eksikliklerini veya zaaflarını istismar etmesi hiç bir açıdan ahlaki değil.

Hadisenin bir diğer boyutu da olabildiğince akılda kalıcı ve alabildiğine popülerleşmeye müsait bir isim seçmek. Basitleşmek, sığlaşmak ve çirkinleşmek pahasına. Kendimde ve tanıdığım bir çok insanda tamamen ters etki yaptığını biliyorum. Okuyacağım, izleyeceğim veya satın alacağım varsa dahi sırf isimdeki o ukala, o ucuz, o sahtekar kokuyu aldığımda vazgeçiyorum. Hatta bunun da ötesinde daha bir klasikleşmiş olanlara meylediyorum sanırım : )

Mevzu kitap isminden çıktı aslında. Ama yazdıkça görüyorum ki mesele çok daha geniş. Kitap, film, cep telefonu tarifesi-kampanyası, ciklet, şampuan derken uzayıp gidebilir. Kısa keseyim…

Kategoriler:Edebiyat Etiketler:,

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm

Cuma, 11 Kas 2011 Yorum yapılmamış

behzat ç seni kalbime gömdüm

Merakla bekliyorduk. Nihayet gösterime girdi, geçen hafta izleyebildim. Gayet de keyifliydi bir Behzat Ç. sever olarak. Sinemanın en temel beklentilerinden biri olan eğlence kısmını fazlasıyla yerine getirmiştir benim için. Eğlendim hani.

Amma lakin ki film olarak değerlendirince o kadar da olumlu yaklaşamıyorum. Eleştiri getirebileceğim bir sürü nokta var. Birincisi bir sinema filminden çok, dozu arttırılmış bir dizi bölümü tadı verdi. Peki sinema filmi olarak ne gibi farklılıkları olmalıydı dersek bir kere karakterler diziyi tanımayan izleyiciye daha iyi tanıtılmalı ve anlatılmalıydı. Bodoslama dalınmış gibi, birbirini takip eden bir üçlemenin orta yerinden dalmak gibi. Ne ana karakter Behzat’ın neden böylesi bir ruh haline, böylesi asi ve köşeli bir duruşa sahip olduğuna, ne Harun’un nasıl bu kadar “odun” bir tip olabildiğine, ne de Akbaba’nın tamamen kendine has kişilik yapısına dair bir anlatım göremedim. Zaten biliniyor edasında ve rahatlığında diziden biraz daha uzun ve yapım olarak biraz daha hallice, o kadar. Argo ile karıştırılıp küfür ile sunulduğunda çoğu izleyiciye komik gelecek espriler çoğaltılmış, hatta küfür dozu abartıya kaçıp çoğu kere gereksiz bir hovardalık katmış filme. Bu haliyle de önemli bir izleyici kitlesini kaçırmış olduğunu düşünüyorum.

Bir de malum Behzat’ın halüsinasyonları var tabi. Hem Behzat’a dair bu kadar az söyleyip hem de her üç sahnenin arasına kızı ile ilgili bu tip halüsinasyon görüntüleri sokuşturmak fena halde manasız geldi gözüme. Kızı kimdir, necidir, nasıl bir baba-kız ilişkisi vardır aralarında, ne olmuştur ne bitmiştir, kızının ölümü neden bu kadar büyük bir travma etkisi yapmıştır Behzat üzerinde ? Cevap ? Yok. Seyirciye sorma jokerini kullanmış arkadaşlar.

İki kelam da kendini sevdiren dizilerini siper alarak oradan bir şeyler devşirmeye niyetlenen film yapımcılarına etmezsem içimde kalır. Arkadaş dizinizi, karakterlerinizi, diyaloglarınızı sevmiş olmamız bize bunun bir benzerini sinema filmi olarak iteleyebileceğiniz anlamına gelmez ! Yok illa da iki sezon arasına baharat hesabı bir film sıkıştırmak istiyorsanız daha kaliteli işler yapmanız gerekir. Diziyi izlememiş kitleyi bu kadar hiçe saymamalısınız mesela. Mesela kurgularınız, hikayeleriniz dizidekinden daha sağlam olmalı, daha inandırıcı ve daha az karikatürize edilmiş olmalı. Ya da daha bizden, daha özgün bir hikaye olmalı anlattığınız, Hollywood filmlerinden araklama değil. Karakterlerinizi Cem Yılmaz’ın malum esprisi gibi “şöyle şöyle oluyor aslında ama burda yapılmışı var” türü bir anlayışla sunmamalısınız ya da.

Bütün bunlara rağmen diziyi izlememiş kitlenin yorumlarını merak ediyorum. Zamanla göreceğiz artık…

Java ile IMDB’den film bilgisi almak

Çarşamba, 09 Kas 2011 Yorum yapılmamış

Her şey harici diskte yer açmaya çalışmakla başladı : ) Önceleri adından gözüme kestirdiğim, şöyle basmakalıp Hollywood aksiyon veya romantik komedi türü filmleri imdb’de bir göz attıktan sonra siliyordum. Sonraları bu iş can sıkıcı olmaya başladı. Yok mudur bunun bir API’si, topluca bulayım bu filmleri de külliyen uçurayım kellerini falan diye bakmaya başladım. Nihayetinde eli yüzü düzgün, inciği boncuğu olmayan bir servis buldum. Şurada sunulan servis ile ilgili linke film adı ve/veya yılını parametre olarak geçtiğinizde film bilgileri json formatında bir nesne olarak dönüyor. Geriye json formatındaki bu nesneyi ayrıştırmak kalıyor. Bunun için de halihazırda API’ler mevcut.

Şöyle ki;

package com.imdbInfo.base;

import java.io.BufferedReader;
import java.io.InputStreamReader;
import java.net.URL;
import java.net.URLConnection;
import java.net.URLEncoder;

import net.sf.json.JSONObject;
import net.sf.json.JSONSerializer;

public class BasicTest {

private static final String BASIC_API_URL = "http://www.imdbapi.com/?";
private static final String TITLE_PARAM = "t=";
@SuppressWarnings("unused")
private static final String YEAR_PARAM = "&y=";

public static void main(String[] args) {

try {

String titleToSearch = URLEncoder.encode("Forrest Gump","UTF-8");

String text = getJSONStringOf(BASIC_API_URL + TITLE_PARAM + titleToSearch);

JSONObject jSonObject = (JSONObject) JSONSerializer.toJSON(text);

String title = jSonObject.getString("Title");
int year = jSonObject.getInt("Year");
int votes = jSonObject.getInt("Votes");
double rating = jSonObject.getDouble("Rating");
String genre = jSonObject.getString("Genre");
//Runtime, Director vs.
System.out.println("Title:" + title + "\nYear:" + year + "\nVotes:" + votes + "\nRating:" + rating + "\nGenre:" + genre);

}
catch (Exception e) {

//Movie not found !
e.printStackTrace();

}

}

public static String getJSONStringOf(String urlSpec) throws Exception {

URL url = new URL(urlSpec);
URLConnection connection = url.openConnection();

BufferedReader reader = new BufferedReader(new InputStreamReader(
connection.getInputStream()));
String line = "";
StringBuilder builder = new StringBuilder();
while ((line = reader.readLine()) != null) {

builder.append(line);

}

return builder.toString();

}

}

Title:Forrest Gump
Year:1994
Votes:325985
Rating:8.6
Genre:Drama, Romance

diyerek filmin bilgilerini almış oluyoruz. Bunların içinde film adı, yapım yılı, türü, kullanılan oy sayısı, puan, yönetmen, oyuncular, süre ve sair filmle ilgili bir sürü bilgi bulunuyor.

Bundan sonra eldeki filmleri bu servisten alınan bilgiye göre sınıflandırmak kalıyor. Ki işin keyifli kısmı da orası : ) Yalnız şunu belirtmemde fayda var. Bu servisin elindeki veri imdb’nin yayınlamış olduğu film veritabanından alınıyor. Sanırım biraz eski. Araştırmadım ama tahminimce bir kaç ay kadar. Ziyanı yok : )

Kodu bu haliyle kullanabilmek için projenin ‘classpath’ inde commons-beanutils,commons-collections-3.2.1, commons-lang, commons-logging, ezmorph-1.0.5 ve json-lib-2.4-jdk15 jar’larının bulunması gerekliyor.

Daha bir eli yüzü düzgün ve gerekli jar’ları barındıran kod örneği şuradan indirilip incelenebilir, Eclipse’e import edilebilir.

Ne aç kal ne budala !

Salı, 25 Eki 2011 5 yorum

Şimdilerde Apple’ın dahi çocuğu Steve Jobs’tan alıntılarla dolu internet siteleri, bloglar ve sair medya ortamları. Şu konuşmasında bunu dedi, şu röportajında ne demedi ki, nasıl bu kadar başarılı oldu, gençlere ne salık verdi, üniversiteyi neden terketti, Apple’dan nasıl kovulup döndü ?

“Kör ölür badem gözlü olur” değil söyleyeceklerimin ana teması. Daha bir başka, bir genel düzen eleştirisi. Kendini, her fırsatta olduğu gibi, Steve Jobs’un ölümünü üzerinden de pazarlayan bir sisteme ve buna çanak tutan kimi Steve Jobs söylemlerine çakacağım. Hiç bir şekilde Steve Jobs’un mücadelesine, zekasına ve mucit kişiliğine sözüm yoktur.

O meşhur “Aç kal budala kal” konuşmasına takmış durumdayım ilk ayaktan. Konuşan Apple’ın CEO su değil de bir popüler kişisel gelişim kitabının tuzu kuruluktan öte bir izlenim bırakamayan yazarı, elin eşeğini türkü çağırarak arayan keyfi yerinde komşu gibi. Bunları “Ferrarisini Satan Bilge” de ya da “The Secret” da filan okumuştuk sanki. Hatta şimdilerde John C. Parkin diye bir arkadaşın “Siktir Et” adlı kitabında da daha ukala ve çirkin halini görebiliyoruz. Diyeceğim o ki Steve Jobs’un bu ve buna benzer başka konuşmalarındaki söylemler son derece keskin, son derece net ve bir o kadar iddialı. Her söylediğini genelleyen bir hava ve daha kötüsü genelleştikçe yüzeye yaklaşan söylemler. Yüzeyselleştikçe sığlaşan. Bir düzen bekçisi, bir “cyborg” eğitmeni gibi cümleleri ve tavrı. Kendini tanımış da sıra insanlığa verilecek derslere gelmiş tadında.

Başarılı olmak ile kendini tanımak arasında bir ilişki olduğunu düşünmek ilk yanılgı kanımca. Başarılıysan bunun sebeplerini, nasıllarını düzgün analiz edememiş olabilirsin mesela. Çıkarsadığın doğrular doğru olmayabilir, ya da bunlar senin doğruların olmayabilir. Başka başka insanlardan devşirip kendine giydirdiğin cicili bicili kelimeler olabilir. Başarının sebebi bu kurallara veya doğrulara bağlılığından değil de sadece ve sadece dümdüz bir şekilde zekana çok çalışmayı eklemekten filan ileri gelebilir. Bilmem hangi sözü duyduğunda hayatının değişmiş olduğunu, o andan itibaren bilmem ne kararlar aldığını o sözü duyduğun an değil de, çok daha ileri bir vakitte o söze göre uyarlamış olabilirsin. Böyle bir uyarlamayı şu anda ben de yapabilirim mesela. Sağlak olmama rağmen neden çok iyi bir sol ayağa sahip olduğumu, hatta herkesin beni solak sandığını, sol ayakla topu kalecinin uzanamayacağı köşelere rahatça bırakabildiğimi şöyle afili bir sözün arkasından izah edebilirim. Bir hikayem olabilir, sivrileşip, karikatürize edebilirim hadiseyi. İşin aslı hiç de öyle değilken…

Bir de şu klasik “sevdiğiniz, aşık olduğunuz işi yapın” safsatası var elde. Herkes sevdiği işi yapmayabilir arkadaş, ki bir istatistik çalışması yapsak sanırım çalışanların yarıya yakını başka bir iş yapmak ister. Zaten düzen yeterince boğazlarken neden sen de,o müthiş zekanla iğne batırırsın insanların keşkelerindeki, pişmanlıklarındaki, beceremeyişlerindeki derin acıya. Hangi mantıkla kendi düzleminde başarılı oldun diye aynı kurallar silsilesi sonucu başkalarının da bir şeyleri başarabileceğini iddia edebilirsin ki. Nedir bu bilgelik popülizmi, “benim kişisel gelişimim herkesin kişisel gelişimi olabilir, ayrıca benim kişisel gelişimim seninkini döver” tavrı. Baydınız, bunalttınız koca bir nesli, çekin üstümüzden şu kendi doğrularınızı, sığlıklarınızı, öze hiç bir zaman ulaşamamış özlü sözlerinizi.

Kişisel gelişim kitaplarının ruhsuzluğundan dem vuran tonla yazı okumuşuzdur heralde. Yavanlığından ve küstahlığından. Hayatın hiç de öyle olmadığını bilir herkes. Ama yine de haber sitelerinin vazgeçilmez ve en çok tık alan şablonudur, “işinizde başarılı olmak için on adım”, “daha mutlu bir evliliğe giden yol”, “kariyeriniz için bilmem kaç anahtar” minvalindeki resimli haberler. Oysa ne kolaydır üniversiteyi terketmek, ne afili bir ünvandır “üniversite terk”. Haber olursunuz, hikaye olursunuz kariyer basamaklarını tırmanırken. Gıpta edilen, parmakla gösterilen adam olursunuz bu halinizle. Hiç lafı dolandırmaya gerek yok, ne güzel demiş atalar “bekara karı boşamak kolay”. Çevirecek olursak şimdiki zamana, bordrosunda 1 dolar yazsa da, kasasında milyarlar bulunan Apple CEO’suna üniversite mezunu olmak çok şey ifade etmeyebilir, aşağılayabilir bile. Ve acı olan şu ki kimse de virgül atamaz diploma törenindeki bu afili konuşmaya, olduğu gibi kabul edilesidir çünkü. Tam da modern çağın gerektirdiği üzere; o “istemiştir”, “azmetmiştir”, “elde etmiştir”. Başarmıştır !

Başarılı olmak zorunda mıyız peki ? Ya da daha gerçekçi bir soru; başarı nedir ki ? Sana göre şirketler kurup, icatlar yapmak, sevdiğin hatta dur abartayım aşık olduğun işe gitmek mi ? Genellemelerin en güzeli, en bir tanesi Einstein abimizin formülünde yatar. Tıpkı değişmeyen tek şeyin değişim olması gibi; “Evrende görecelilik esastır”. Senin için başarıya kriter olan şeyler herkesin değerler sistemiyle örtüşmeyebilir. Gerçeğin her açıdan görünen tarafı şudur ki başarı da görecelidir. Farklıdır kişiden kişiye, değerler sisteminden değerler sistemine. Zengin olmak, nefsin arzu ve isteklerine kavuşmak şimdiki dünya düzenin itelediği başarı kriteri mesela. Daha çok çalışarak, daha çok tüketmek. Evler, arabalar almak, paran olmasa da. Öyle ya, olmayan paranla geleceğini satarak krediler kullanmak. Hani şu keferelerin “Consume, obey, die” zincirindeki gibi “Tüket, itaat et, öl” arkadaş. Ölesin ki yeni müşteriler gelsin. Hatta tam olarak yaş-tüketim eğrisinin dibe vurduğu anda filan öl. Öl ki ölüm yakışsın sana. Tıpkı Steve Jobs’un o meşhur konuşmasının son bölümünde ölüme söylediği güzelleme gibi;

“Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat’ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu.”

Hiç unutmam 95-96 sezonu Şampiyonlar Ligi finalini, Borussia Dortmund 3 – Juventus 1… Ve bir Juventus’lu taraftarın maçın bitimiyle yüzünü elleri arasına alıp ağlaşıyını. Öylesine dolu dolu bir hüzündür gözlerinden fışkıran, öylesine anlamlıdır ki benim gözümde, o kupayı kaldırmaktan çok daha fazla şey ifade eder. Başarı kupayı kaldırmaksa eğer, ki öyle, ben başarısızlığı seçiyorum. O melankoliyi, biraz arabesk, biraz doğulu bir tavırla da olsa o Juventus’lu taraftarın adam gibi hüznünü seçiyorum. Çirkefleşmeyen, sataşmayan, dingin hüznü. Şampiyonlar Ligi finalinde kaybeden bir Beşiktaş hayal edebiliyorum, ve seviyorum o hayali, o hayali başarısızlığı, ikinciliği. Mevzu tam da burada aslında.

Dünyanın neden giderek daha yaşanılmaz bir yer haline geldiğine verilebilecek cevaplardan birisi de yukarıda sözünü ettiğim başarısızlığa olan toplumsal,ailesel ve bunların da ötesinde bireysel tahammülsüzlük. Sürekli olarak bir şeyleri başarmak zorundayız. Her an bir başarı yakalamak üzereyiz. Her an bir başarılı gözümüzün önünde. Ve her an bir başarısızlığa yakınız. Her an başarısızlığa doğru geri sayım, bir “deadline”. Budur işte bizi daraltan, boğan, üzerimize çullanan. Başarısızlık ihtimalini göze aldığımız an özgürüz gibi geliyor bazen, hayatın böylesi bir şey olduğunu idrak ettiğimiz an.

Bu kadar gevelemenin üstüne aklıma Yunus’un dörtlüğü geliverdi. Sanki devam ederek hadiseyi iyice dağıtacak olduğum cümleleri tek dörtlükte sıkıştırıp toparlamış gibi.

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsin,
Ya nice okumaktır…